Myspace Layouts at Pimp-My-Profile.com / Rosebud on water...











ferzâne

Mutluluğu Nerede Arıyoruz

Kategori: Makaleler

 

Mutluluğu Nerede Arıyoruz?

Halil AKGÜN • Nisan 2008

 

Eskilerin dediği gibi: “kem âlât ile kemalât olmaz”. Yani kötü araçlarla insan kemale erişemez. Yanlış araçlarla, hatalı yöntemlerle, sapkın yollarla doğruya, iyiliğe, güzelliğe ve bunların hulasası olan mutluluğa ulaşmak mümkün değildir.

Mutluluk arayışı, insanın aslî özelliklerinden biri. İnsanlık tarihi bu arayışın uzun bir hikâyesinden ibaret. Diğer bütün arzuların tersine, mutluluk başkası değil kendisi için istenen bir şey. Para, makam, şöhret, güç, bilgi, çevre, vs… bunların hepsi insanın mutlu bir hayat yaşamak için elde etmek istediği şeyler. O yüzden hiç biri kendi başına bir gaye teşkil etmiyor. Fakat mutluluk öyle değil. Mutluluk, sadece kendisi için istediğimiz bir şey.

Buna dikkat çeken klasik İslâm düşünürleri, mutluluğu genellikle elem ve kederden arınmış olma hali olarak tanımlarlar. Saadet, yok olma korkusundan uzakta olmayı, güven, huzur ve itminan halini ifade eder. Maddi araçlar mutluluğun bizatihi kendisi değildir. Onlar, bizi mutluluğa götürmesi beklenen araçlardır. Maddi şeylerin bizatihi kendileri birer amaç olamaz. Çünkü onlar insanı kaygı ve güvensizliğin ötesinde bir huzur ve doygunluk noktasına ulaştıramazlar.

Bu manada mutluluk maddi bir şey değildir. Zaten mutluluğu herhangi bir maddi ölçüye vurmak da mümkün değil. İnsanlar fakir, eğitimsiz, şöhret ve nüfuzdan uzak ama yine de mutlu olabilirler. Dahası mutluluk, keder, elem ve korkudan uzak olma halini ifade ettiği için, aslında bu kaygıları besleyen maddi unsurlar insanın mutluluğunu kısıtlayan şeylerdir. Yani insanın hayatında ne kadar çok maddeye sahip olma kaygısı ve hesabı varsa, mutsuz olma ihtimali de o kadar fazladır.

Bu, maddi varlığın mutluluğun önünde bir engel olduğu manasına gelmez. Aynı şekilde bu, maddi zorlukların ve yoksulluğun mutluluk getireceği gibi bir sonuca da götürmez bizi. Her şeyde dengeli olmayı salık veren İslâm, maddi varlıkla manevi mutluluk arasında da denge halini esas, bunun dışındakileri arızî bir durum olarak görür. Bu yüzden varlıkla imtihan edilmek ne kadar zorsa, yoksullukla imtihan edilmek de o kadar zordur.

 

Devamı için:

http://www.semerkanddergisi.com/?p=330

 

 

14:46 - 7/6/2008 - yorum {9} - yorum yaz


"Amway" ve Diğerleri Mustafa İslamoğlu

Kategori: Makaleler

Amway ve diğerleri: Kapitalizm dininin para tarikatları

 Mustafa İSLAMOĞLU

Okurumun bana ulaşalı epey oluyor. Buna benzer sorularla daha önce de karşılaştım ve hep aynı cevabı verdim. Yeni sorular da geliyor. Demek ki bu bela bir kangren gibi Müslümanları kuşatıyor. O halde bir köşe ayırmak vacip oldu. Önce soru:

“Hocam, Amway adı altında pazarlanan bu Amerikan ürünleri hakkındaki dü
şüncenizi öğrenmek istiyorum. Özellikle müslümanların para kazanma hırsı hakkında resmen hastalığa düşürerek manevi emeklerini sömürerek insanları bu ürünleri satın alma ve tüketmeye teşvik etmektedirler.”

 

Bu soru bana her sorulduğunda verdiğim cevap aynı oldu. Bir kez daha özetleyerek tekrarlıyorum:

Amway hakkında şöyle bir araştırma yapın. Artık insanlar dünyanın her tarafındaki bilgiye kolay ulaşıyor. Bir tıkla Amway’ın ne mal olduğunu öğrenebilirsiniz. Bu “para şebekesi”nin örgüt yapısı, ticaret felsefesi, çalışma stili, genişleme yöntemi, kendine yeni havariler bulma tarzı hakkında bilgi sahibi olduktan sonra, her akliyyet sahibi Müslüman gibi vereceğiniz ilk tepki şu olacaktır:

İyi de, bu bir tarikat, hatta bir din.

Hadi biz iddiamızı biraz düşürüp, bunun bir “para tarikatı” olduğunu söyleyelim.

Bu tarikatın bir kurucusu var: Rich DeVos. Kapitalizm yolunda seyr-i sülukü tamamlayarak “fena fi’l-para” olmuş bir para babası.

Her dönemde Kutbu’l-Aktab’ları var. Bu kutbun etrafında halelenmiş dünyanın dört bir tarafından halifeler var. Bunların saray yavrusu evleri, egzotik arabaları, özel jetleri var. Hepsini de bu para tarikatı sayesinde elde etmişler.

Bu para tarikatında seyr-i süluk için meratıp var. Tıpkı nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mülhime, nefs-i mutmaine… gibi onların da zümrüt, altın, platin, elmas vb. gibi mertebeleri var.

Para tarikatına ilk intisap edenden önce, her müritten istendiği gibi bir “tecerrüd” isteniyor. Bizim tarikatlarda bu tecerrüt “masivadan/Allah’tan gayrısından soyunmak” için istenir değil mi? Bu tarikatta tam tersi, “para kazanma dışında her şeyden” soyutlanma isteniyor. Tek davan olacak: Para. Tek rabıtan olacak: Para.

Ondan sonra “para tarikatına” yeni müritler kazandırmak için davet seferberliği başlıyor. 6 kişi isteniyor sizden. Bunu seçmek için listeler, bu listelerin sayısı 2500 kişiyi bulabiliyor. “Gassal elinde meyyit” olacak en iyi müritler seçiliyor. İlk sadakasıyla eline para tarikatının “adab-ı muaşeretini” öğreten kitapçıklar ve CD’ler tutuşturuluyor. Kendini hazır hissedince, halifesinin huzuruna çıkarılıyor. İlişki illa da yüz yüze. Ve bağlılık isbatı olarak 7 milyonluk ilk alışverişini yapıyor.  

Amway tarikatının kutbu Amway bir hayat tarzıdır diyor. Neymiş efendim: Hayat tarzıymış. Din’in en kapsamlı tarifi de bu değil mi? Din bir hayat tarzıdır. Demek ki, Amway bir “para dini” imiş.

Amway’in kutbu diyor ki: Siz Amway içinsiniz”. Ha!.. Niçinmiş? Amway için. Mesela, Müslüman’ın Kur’an’da geçen bir andı var: “De ki: Arzum, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir!Amway dininin müminine telkin edilene bakın: Siz Amway içinsiniz”.

Amway tarikatının kutbu ekliyor: Konsantre olun ve hedefinize kilitlenin. Sisteme bir borunun içinden bakıyor gibi bakın. Diğer tüm uğraşı ve meşgalelerinizi ikinci plana atın. Her şeyiniz ortak Amway sistemi için olmalıdır!”

Amway tarikatı/dininin amentüsü olmaz mı? Müritlerine bir de amentü belirlemiş. Bu amentünün beşinci maddesi şöyle: “Sistemin insanlara ulaştırılmasında esas olan yollardan biri de ONURLANDIRMA VE YÜCELTME’dir. Neymiş efendim: Onurlandırma ve yüceltme. Hemen ayeti hatırlayalım: “Onur ve şeref Allah’a, rasulüne ve müminlere aittir”. Yine bir başka ayet: “Yoksa onlar onuru başkalarının yanında mı arıyorlar?

Amway tarikatı, müritlerinin kafa ve kalplerini kimseyle paylaşmıyor. Her ay bir kitap seçiyor ve her müridini onu okumaya mecbur ediyor. Bir Amway’zede olan Enerji Bakanlığı Müfettişi Eric Heicebeler, Amway tarikatının iç yüzünü keşfedip bir kitap yazıyor. Adını da “Aldatmanın Tacirleri” (Merchants of Deception) koyuyor ve ekliyor: “Cumhuriyetçi parti Amway’in ofisidir

Ve başörtülü kadınlar, sakallı mümin erkekler Amway tarikatında seyr-i süluke devam ediyorlar. Dostlarını, bir camı dolar bir camı euro olan bir gözlükle süzüp, “Bu dosttan ne çıkar” diyerek. Ve Amway tarikatına mürit olmuş başörtüsü mağduru bir hanım, Amway’in sahibinin Yahudi olduğunu öğrendiğinde “Yiğidi öldür, hakkını yeme” diye tepki veriyor. Sonra, bu yılanın insanın kanına nasıl zehirlediğini görüyor, ama ya göremeyenler? Adı Hz. Ayşe’nin adı olan biri tarikatın kutbunu anarak “Ben Dick DeVos’a hayranım” diyor.

Ve 1400 yıl önceden haykıran Peygamber s.a.v. bir daha haklı çıkıyor: Ben sizin tekrar putlara tapmanızdan korkmuyorum, dünyaya tapmanızdan korkuyorum”.

 

08:30 - 31/5/2008 - yorum {3} - yorum yaz


Cancağızım

Kategori: Makaleler

Image Hosted by ImageShack.us


 

 

Cancağızım…

 

Rûhun Rûhuma dosttur,

Dost denilen ne hastır,

Dostun hası Allah’tır,

Rahmân’dan tesellâsın…

 

Sana seslenirken burun direkleri sızlamak, gözleri dolup, “yağız bir bulut”a dönmek ne güzel. Sana upuzun ve hayırlı bir ömür dilerken, seni, kendim için değil, sırf senin için sevmek ne güzel…

Ve bu güzelliği, “uzaklığına tahammül dikeni” ile kanayarak yaşamak ne garip...

Şu okuduğun; senin hakkın, benim borcumdur Cancağızım. Sebebi bizzat sen olduğun için, zaten, seninle yazılmıştır. O hâlde, “ben” yazmışım gibi okuma!.. Senden gaflet içinde kaldığım anlar için affet… Seni, lâyık olduğunca sevebilmem için bana yardım et.

Herkes için bir başkasın. Zira Hak Teâlâ seni, bir şekilde karşısına çıktığın ve çıkacağın herkesin kaderinde, az ya da çok, sıradan ya da önemli “bir rol” oynamakla vazifelendirmiştir. Bu mânâda, diğer insanlardan bir farkın yok. Seni farklı yapan, benim için taşıdığın mânâdır. Binlerce insan tanırız; ama içlerinden sadece biri, belki bir kaçı “can” gibi gelir. Habîbine dahî insanlar arasından dost lûtfeden Rabbim, elbet bizden de bu güzelliği esirgemez. Hani, tesellî bâbından… Hani “şu gurbet daha çekilir hâle gelsin” için, lûtfeder.

Başkalarının cancağızı nedir, nasıldır, onlar nasıl severler bilmem. Fakat işte, bana sorarsan, tek bir sözüne dahî îtiraz etmeksizin tâbî olmam demektir, seni sevmem. “Seviyorum” iddiasında olduğum hâlde, sana karşı söz söyleyen ve senin sözlerine “ama” ile başlayan alternatif cümlelerle mukabelede bulunan biri olursam, sevgim defoludur. Sen ne diyorsan odur. “Ama”sı, “fakat”ı, “neden”i, niçin”i yoktur, olamaz!

Seni sevmem; emrine mutî olmam demektir. Hem sevmediğin ve istemediğin hâller içinde bulunmakta ısrar edip, hem de “seviyorum seni” dersem, hâlim, sun’î güllerin vaziyetine döner ki; ne güzel bir kokusu, ne de gerçekliği kalır.

Herkesler gibi olmayı bekleme gözümde… Zira ne gün sen, herkes gibi olursun, o gün çürümüşlüğümün başladığı tarihtir. Sen iyi bil ki; hiçbir vakit, herkes gibi olmayacaksın. Fakat belki herkes arasından bazı kimseler, gün gelip benim için “sen gibi” olur da, bu sevgiden nasiplenirler. Zira sen, öyle bir nasipsin ki -biiznillah- bölündükçe çoğalır, nicelerine de yetersin.   

Sadece seni değil, senden ötürü “senin sevdiklerini de sevmem” gerekir Cancağızım.  Faraza ki bu, nefsimin hiç haz etmediği biri olsun. Zaten, sevende nefs ne gezer, değil mi ya? Sevende kendine ait bir rey nasıl kalır? Seni sevmem demek, kendime dair her ne varsa gözümden ve gönlümden çıkması, bütün varlığımın seninle dolması demektir. Hâlâ kendimden bir söz, görüş, duygu, iş ya da kaygı kalmışsa içimde, bu nice “seviyorum” demektir?!  

Seni sevmek; kaşını, gözünü, dilini, dişini, saçının her telini, bakışını ve bakmayışını sevmektir. Sadece sohbetini değil, sükûtunu da kavî bir rızâ ile karşılamaktır. Eğer senin karşında böyle olmazsam, o ilk vahiyden sonra yıllarca ikinci bir işaretin hasretiyle kavrulduğu hâlde, Rabbini beklemiş olan Habîbullâh’ın aşkından nasip almış sayılabilir miyim? Sadece verişini değil, esirgeyişini de aynı şevkle karşılamam; verişinden şımarmayıp, vermeyişinden ümitsizliğe düşmemem gerekir. De ki; hiç seninkinden güzel yüz gören, seninkinden âlâ söz duyan mı olmuş?!

Seni sevmem, kapındaki paspası da sevmem demektir. O ki, senin ayak bastığın şeydir, mübârektir. Senin yüzündeki gülümseyişi görmüş de hayran olamamış kimseye ne kadar da yazık be güzelim!  

Sevmem, gölge gibi peşinde dolanmamdır. Sen güneşe karşı aşkla yürüyen bir yiğitken, eğer bir gölge gibi ardına düşebiliyorsam, ne kadar da nasipliyim. Biricik kârım ardında bulunmak, izine yüz sürmektir. Duâ et ki, gölgelikten de aşıp, “sen” olayım… Bakan, bende beni göremez olsun.    

Bir lâle gibi tek ve özelsin. Seni sevip, sana bürüneyim, duâ et.

Seni sevmek, sana nazlanmaktır be Cancağızım. Mesâfelerin bir yay mesafesine inmesi, sanal buluşmaların sıcacık bir vuslata dönmesi, yapmacık her ne varsa, hakikate ermesidir.

Soğumaktan bahsediyor bazı insanlar… Birkaç gün görmeyince, görüşmeyince soğumak da n’ola ki? Seni sevmem; tadı, yağı, şifası içinde taptaze bir süt gibi, etrafı için lezzet ve şifa kaynağına dönüşmek üzere, her an bir ateşin üzerinde, sabırla, fokur fokur kaynamamdır. Bir bilsen, taşmamak adına bazen nasıl da yiter giderim. İşte bu, beni sana daha çok yaklaştırır da, kendimden kurtulmuşluğum, sana dönüşmüşlüğüm çoğalır, sevinirim.

Seni sevdikçe güzelleşir, sencileyin miske benzerim. Çevremdekiler benden bîzâr olursa, bunu, seni sevemeyişime yorar; aksine bana duâcı ve benden memnun olurlarsa, bunu da senin gönlüne girdiğime, senin hayırlı duâlarını aldığıma yorarım. Ne vakit, etrafımdakilerden bir yardım gelse, bilirim, bu da senden ötürüdür. Kim bilir, derim, nasıl nazlı yakardı da, bu ikram bana isabet etti. Zira sen güzelsin. Sen nimetsin sevdiceğim.  

Seni sevmem, sana doğru akmamdır. Çünkü sevmek, sevdiğine meftûn eder kişiyi... Sana hayran olmuşa, mahlûkat da hayrandır. Eğer birileri bana “seviyorum” diyorsa, bilirim, bu, seni sevmeye niyetlenişimin bereketidir. Niyetlenişim diyorum, çünkü seni lâyık olduğun gibi sevebilmiş değilim.

Seni sevmem, sahibi olduğun bir küçücük mendile dahî dokunurken, seni hissetmem demektir. Seni nasıl özlüyorsam, işte, senden gelen en küçük ikrâmı da öylece özlerim. Oysa diğer yandan, sahip olduğun hiç bir şey, senin yerini tutamaz. Senden gelen ve gelecek olan hiçbir hediye de… Çünkü zaten, hazinenin de, hediyenin de, ecrin de hası sensin.

Seni sevmek; gurur, kibir, tembellik, uyuşukluk etmeden sana gelebilmek, karşında boyun eğebilmektir. Zaten sevmişsem seni, dilersen eğdir, dilersen kaldır başımı… İki türlü de, yapanım, kotaranım, edenim, sen değil misin? Her iki durumda da huzurunda değil miyim? Yeter ki, huzurunda olmak zevkini esirgeme benden sevdiceğim… Yeter ki muhatap almayı sürdür.

Biri, hem seni sevdiğini söyler, hem de gözlerine baka baka hâlâ, “ben, ben!” diye inilerse,  sarhoşluğundan kendini iyice şaşmış olduğuna veririm. Bunun dışında bir ihtimal düşünmem; zira o vakit, Hallâc-ı Mansur mübâreğin “Ene’l-Hak” deyişindeki tatlı esrar, o “ben” diyen kişide kalmayıverir. Bu da -maâzallah- sevdânın zoruna gider.

Sana kırılan, nasıl seviyor olabilir seni? Senden incinen, nasıl?! Sevende gönül mü kalır ki, kırılıp dökülsün? Sevende incinecek bir varlık mı kalır? Nesi varsa “sen” olur da, seven için, her bir hâlin lûtfa dönüşür.

Seni sevmem, seni kaybetmekten, senin sevginden mahrum kalmaktan delice korkmamdır ki; sana karşı laçka ve densiz olmaktan korur beni… Gerçi, âşıkta edep aramazlar ve bazen, hasret başıma vurup dellenir, olmadık sözler ederim ya, bilirsin işte, bu aramızda cilvedir… Tüm edepsizliğimle birlikte, aleyhinde laf etmeye kalkacak adam için, çekinmem, korkulu bir kâbusa da dönerim. Canını çok seviyorsa ve birazcık aklı varsa, hakkında hüsn-i zan etsin de, senin için, yalandan da olsa güzel sözler söylesin de, merhamete geleyim.   

Seni sevmek, karşında tir tir titremektir. Zira sende öyle bir heybet vardır ki; ancak sevenlerine gösterirsin. O sevmeyenlerin, sendeki bu heybeti fark etselerdi, zaten öyle ileri-geri konuşacak mecâlleri de kalmazdı. Aslında, karşında çoğu zaman, benim de mecalim tükenirdi ya, sen bana kendini hep, dayanabileceğim kadar gösterdin. İşte bu sebepten, yani aczimden, seni bütünüyle hiç görmemiş olsam da sana hayranım. Birileri beni, ölçüsüz, yarı mecnûn addeder; lâkin senden ötürü böyle dedikleri için, bu durum, canımı acıtmak yerine, hoşuma bile gider.  

Seni sevmem, attığım her adımı, tuttuğum her eli, baktığım her gözü, söylediğim her sözü senden bilmektir. “Sen” dururken, yapmak, etmek, demek bana mı kalır? Sen, konuşsan da sussan da, gelsen de gelmesen de, vursan da okşasan da sevgilisin. Zaman zaman senden gelenden şikâyet ediyor, tercih ettiğin tavırdan başkasını bekliyorsam, bu elbette zaafımdır. Sen, öylece, olduğun gibi güzelsin.

Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur diyenlere şaşarım! Sen, nerede olursan ol, gözümün önünden hiç gitmezsin ki, gönlümden gidesin. Gözden ırak kalmış kişi zaten, gönle acep hiç girmiş midir de çıksın? Yok böyle bir şey, yok!

Seni sevmem; asırlardır herkesin inandığı, atalardan, dedelerden kalma nice sözü inkâr etmem; töre, gelenek nâmına ne varsa korkmadan, çekinmeden fedâ etmem ve sadece sevginin bereketiyle dolup, sana bağlanmamdır. Eğer güzelliğini ve gözümde perde olmuşluğunu cesurca ilân etmezsem, o güzeller güzeli Peygamber, Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, çevresindeki azılı müşriklere rağmen Rabbini anması ve putperestlere karşı, aldığı vazifeyi ölümüne yerine getirmesi durumundan, nasıl nasip alabilirim?!

Seni sevmem Cancağızım; anlamlı ya da anlamsız gelen her türlü hareketini, sorgulamadan ve şüphe duymadan taklide yönelmemdir. Zira sen o kadar üstünsün ki, benim bücür aklım, senin engin doruklarına akıl erdirip, hâllerini yorumlamaya cüret edemez. Sevmenin edebinin bu olduğunu, Ebûbekir Sıddîk fısıldamıştır bize…

Seni sevmem, senden korkmamdır. Keyiflerine göre yaşayabilmek için, cehennemin varlığını inkâra yeltenerek, kendilerini rahatlatmaya çalışan gafiller ne derse desin, cehennem de cennet gibi vardır ve haktır. Lâkin seni sevenin cehennemi, cennet içredir ki; o bilindik cehennem algısının çok ötesinde yakıcı ve cefâlıdır. O hâlde, seni sevenin senden korkması, senin sevgini, senin yakınlığını kaybetme endişesinden ibarettir. Seven, bu kaygıyı delice hissettiğinden, emirlerini yaşamaya, nehiylerinden sakınmaya meyleder. Hem seni sevdiğini iddia edecek, hem senin hiçbir talebini umursamadan, kafasına göre yaşayacak olan insan, sahtekâr değil de nedir?! Seven, sevdiğini de umursamayacaksa, yâhu bu dünyaya ne demeye gelmiştir!?

Seni sevmem, aştan ayrı kalabilmemdir. Senin hatırına uykumdan, hazlarımdan, isteklerimden geçebilmemdir. Senden ayrı duruyor, seni sınırlar ardından seyrediyorsam; işte bu da sevmemdendir.   

Hem sevdiğimi söyler, hem de değer verdiklerine hakâret edersem, bana yazıklar olsun! Seni sevdiğimi söylerken, sevdiklerine zarar verecek işler peşinde koşmaya kalkarsam, ayaklarım kırılsın! Sözüne kıymet verdiğimi söyleyip, “ama bence böyle” diye ağzını açmak sûretiyle, hükmünü değiştirmeye kalkışırsam, dilim lâl olsun! Her şeyi sana fedâ etmeyip, seni nefsimin arzularına ve kaypaklığına kurban etmeye kalkarsam, canım çıksın! Şu dünyada, sadece seni sevmek gibi bir imtihandan alın aklığıyla çıksam, ne mutlu bana… Zira bu aklık, kalbimin Allah ile dolmasının izi olacaktır. Çünkü sen, O’nun ardında durduğu, sırlı bir perdeden başka bir şey değilsin. 

Cancağızım! Sen, kendisini sevmedikçe, Hakk’ı sevmeye de eremeyeceğim güzelsin. Şimdi kim olduğunu merak edecekler. Ne diyeyim, keşke her göz görse de seni, herkes sevse… Zaten, söylemekle anlaşılacak bir şey değilsin. Hem canım, kime ne senin kimliğinden?! Sen benim mahremimsin.

Şimdi, ne desem anlatamayacak seni, ne desem laf olmayacak madem, hadi, içten içe bir sohbete koyulalım da, kimsecikler duymasın. Hadi, bana biraz daha anlat aşkı… Dışarıdan bakanın, belki sadece derinliğini sezebileceği, yılların alışkanlığı içli sükûtuma dönüp dinleyeceğim yine… Hadi anlat, yüzüm gülsün, içim açılsın.

 

Neslihan Nur Türk

 

Şebnem Dergisi 2008 Mayıs

 

00:00 - 27/5/2008 - yorum {1} - yorum yaz


İsteklerimiz ve Dünya Ahiret Dengesi Mübarek Erol

Kategori: Makaleler

Image Hosted by ImageShack.us


İsteklerimiz ve Dünya Ahiret Dengesi

Mübarek EROL • Nisan 2008


İnsanoğlunun dünya hayatıyla ilgili birtakım istek ve arzularının bulunması normaldir. Çünkü bu istek ve arzularla harekete geçip hayatı için gerekli olan işleri yapmaktadır. Geçimi için bir iş yapmakta, meslek edinmekte, evlenip çoluk çocuğa karışmakta, daha rahat yaşayabilmek için gayret etmektedir. Böylece toplum hayatında da yerini alıp, sosyal düzenin devamına katkı sağlamaktadır.

Bunun aksine insan hiçbir şey istemiyor olsaydı, ihtiyaçların karşılanması mümkün olmazdı. Bunun ise ne birey ne toplum hayatının devamı için olumlu olmadığı ortadadır.

Aynı durum ahiret hayatına yönelik olarak da geçerlidir. İnsan ahiret hayatındaki menfaatine uygun istek ve arzuları da taşır. Elbette kimse cehenneme girmek istemez ve dünyada Cenab-ı Mevlâ’nın rızasına uygun yaşamaya çalışarak cenneti umut eder.

Bu, insanın yaratılışında olan, fıtratına yerleştirilmiş bir özelliktir. Gereklidir, fakat her şeyde olduğu gibi dengeli olmayı gerektirir. İnsanın dünya hayatını yaşarken ulaşmaya çalıştığı istekleri ahiret hayatına zarar vermeyecek bir sınırda muhafaza edilmelidir. Bu sınırın aşılması kişinin ahiretine vereceği zarar yanında toplu halde yaşadığımız dünya hayatının dengelerini de bozar. Böyle bir durumda kimsenin gerçek anlamda istek ve arzularına ulaşması, insanca yaşaması mümkün olmaz.

İnsan için iyi huy ve ahlâk da, kötü huy ve ahlâk da doğuştandır. Yani insan iyiliği de kötülüğü de doğuştan getirir. Fakat bu, insan daha doğumundan iyi mi kötü mü bellidir, ne yapacağı ortadadır anlamına gelmez. Onda yaratılışından mevcut olan özellik hem iyi hem kötü olabilme kabiliyetine sahiptir.

Doğuştan sahip olunan özellik bir nüvedir, çekirdektir. Terbiye edilerek iyiliğe eğilimli hale gelir ve müslümanca bir hayatı kolaylaştırır. Böylece müslümanın dünya hayatına dair istek ve arzuları ahiret hayatına zarar vermeyecek bir şekil alır.

Mal kazanma ve biriktirmeye duyulan sevgi hemen her bireyde az çok bulunur. Makam, mevki gibi şeyleri istemek de mal sevgisi gibidir. Bütün bu sevgi ve arzuların aşırı derecede olmasına hırs veya uzun emel denir. Aşırıdan maksat, harama razı olmaya, ibadetleri yapmamaya veya eksik yapmaya götürecek kadar etkili olmalarıdır.

Emir ve yasaklara uymayı niyet ve fiilde olumsuz yönde etkilemeyen mal, mülk arzusu meşrudur. Malum olduğu üzere, Asr-ı Saadet’te Ashab-ı Kiram’dan bazıları mal, servet sahibi olmak için çalışıyorlardı. Fahr-i Alem s.a.v. de bu hususta onlara müdahale etmiyordu. Fakat bu güzide insanlar yapmakla mükellef oldukları kulluk vazifelerini de asla ihmal etmezlerdi. Hatta mal ve servetleri çoğaldıkça uhrevî amellerine, dinî vazifelerine daha çok itina gösteriyorlardı.

Mal, mülk arzusunun kişiye hakim olmasıyla, dünyanın cazibesine kapılarak helal sınırları aşıp haram sahasına girmesiyle büyük bir tehlike ortaya çıkar. Ölüm ve sonrasını unutup, kendini bütünüyle isteklerinin gerçekleşmesi için adamanın kimseye bir faydası yoktur. Müslüman bir insanın namazlarını kılmasına ve diğer ibadetlerini yerinde ve zamanında yapmasına engel olacak ölçüde bir dünya gayretinin meşru, dine uygun bir tarafı olduğunu söylemek mümkün değildir.

Fahr-i Alem s.a.v. buyuruyorlar ki: “Kim geçimini sağlamada yüce Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak O’na iltica ederse bütün sıkıntılarında Allah ona kâfidir. Kim de Allah’ın emirlerine uymayarak dünyaya iltica ederse yüce Allah onu dünyaya vekil kılar.”

Bir kimsenin dünyaya vekil olması demek, kulluk vazifesini yapmaktan ve ebedi hayatı için hazırlanmaktan onu alıkoyan sebeplerin art arda birbirini takip etmesi demektir. Yani bu derecede hırslı olan kimse, bu hırsı kontrol altına almadıkça içinde bulunduğu sıkıntı ve meşgalelerle ölüme kadar oyalanıp durur.

Diğer bir hadis-i şeriflerinde Fahr-i Cihan s.a.v. şöyle buyuruyorlar:

“Şeytan der ki zengin olan (ama Allah’ın emir ve yasaklarına uymayan) kimse şu üç şeyden birine uğrar: Ya malını gözünde süslerim de onun zekâtını vermez ve diğer malî ibadetlerini yapmaz. Veya ona harcama yolunu kolaylaştırırım böylece malını meşru olmayan yerlere sarfeder. Veya kalbine büyük bir mal sevgisi veririm ki helal olmayan kazanç yollarına razı olur.”

İhtirası sebebiyle insanoğlu kanaat etmeyip daha fazlasına sahip olmak ister. Bunu çocuklarını kimseye muhtaç etmemek veya daha müreffeh yaşamak ve yaşatmak için çalışıp çabaladığı gibi bir sebeple açıklar. Elbette müberra dinimiz kendine yetmeyi ve çoluk çocuğa karışmayı meşru çerçeve dahilinde teşvik etmiştir. Onun yasakladığı çok kazanmak hırsı ile, çocukların rahat yaşatılması gayesiyle Mevlâ’ya karşı sorumlulukların, ibadetlerin ihmal edilmesi; malım eksilir düşüncesiyle Allah’ın emrettiği harcamaların yapılmamasıdır.

Diğer taraftan, günümüzde gittikçe yaygınlaştığı üzere kul hakkını kâle almamak, münasebetlerde kılı kırk yaran hakka riayet titizliği yerine hoyrat ve bencil davranmak büyük günahtır.

Müslüman ahlâkı ile, tasavvufî terbiye ile kul hakkına dikkatsizlik bir arada olamaz.

Mümin mal kazanmaya çalışmakla birlikte, dünyanın bütün güzellikleri gibi mal ve mülkün de geçiciliğini aklında tutmalıdır. Zira kalıcı olan Allah’ın rızasını elde etmek için yapılan salih ameller ve bu amellerin sevaplarıdır.

Kalbi istila eden hırs, sahibini meşgul edip ibadetten alıkoyduğu gibi şüpheli şeylerden sakınmayı terk ettirerek kişinin haramlara dalmasına sebep olur. Bu hal ise bütün kötülükleri kendinde topladığı gibi, faziletlerin de yok olmasına sebep olur. Bitmek tükenmek bilmeyen istek ve arzuların kaynağı olan hırs, tamah, açgözlülük insanoğlunun helâkine sebep olabilecek bir dünya tehlikesidir. Dünyaya karşı hırslı olma bu yüzden yerilmiştir. Hırsın yol açtığı tehlikelerden kurtulmak ise, arzu ve isteklere sınır koyarak özellikle ahiret hayatı için faydalı olacak amellere önem vermekle mümkündür.

İnsanın nihayetinde gideceği yeri bilmesi ve ölümü hatırında tutması, istek ve arzularının makul bir şekil almasına yardımcı olur. Böylece süflî duygulardan arınarak ahirete hazırlığı içinde barındıran bir dünya hayatı yaşamak mümkün olur. Akıbeti düşünen insan hayatını bütünüyle Mevlâ’nın rızasını elde etmeye adar. Sahip olduğu imkanları yerli yerince harcar.

Aslında mümin, dünya işlerini hiç ölmeyecekmişçesine doğru, sağlam ve hilesiz yapmak zorundadır. Bu zorunluluk doğal olarak müminlerin dünya işlerinde de başarıya ulaşmalarına, mal-mülk sahibi olmalarına yol açacaktır.

Bütün mesele diğer zorunlulukları da unutmamak ve dünya işlerinin de ecre, sevaba dönüşmesine çalışmaktır. İki cihanda saadeti bulmak ancak böyle mümkün olur.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile…

 

SEMERKAND DERGİSİ

13:47 - 20/5/2008 - yorum {4} - yorum yaz


Günümüz Karasevdalıları

Kategori: Makaleler

 

Günümüz ün Karasevdalıları

 

Yeryüzünde hakikî insan kalmasa,

dört bir yandan ufukları toz duman kaplasa,

sokaklar bütün bütün çamur seylaplarına yenik düşse;

her tarafı dikenler sarsa ve zakkumlar gülleri gölgede bıraksa;

meydanlar saksağanlarla dolsa ve saksağan sesleri bülbül nağmelerini bastırsa,

bal kâselerinin etrafında eşek arıları uçuşup dursa;

ormanların ürperten vahşeti sokaklarımızda kol gezse,

ilme hürmet kalmasa, mârifet kapı kapı kovulsa,

insanlık bütün bütün vefasızlığa kurban gitse;

dostluklar yıkılıp dostlar düşman tavrını alsa

Onlar sarsılmadan hep yerlerinde durur ve "Her şey devrilebilir ben ayaktayım ya.! Her taraf kupkuru çöle dönmüş; gözyaşları gibi bir kaynağım olduktan sonra ne ehemmiyeti var.!

 

 

Yürümek için Allah iki ayak lütfetmiş, iş yapmak için de iki pençe; iman gibi bir sermayem var, gönlüm gibi de bir serhaddim..

dünyaları imara yetecek fırsatlar değerlendirme bekliyor; Rabbime dayanıp bunlarla cihanı cennetlere çevirebilirim.. toprağa atılan her tohum birkaç başak verdikten sonra, gelecek adına gam u keder de niye.!

Ve hele bir de, Allah ötede birleri binlere ulaştıracağını vaad ediyorsa!." der yürürler hedeflerine doğru, harap olmuş yollara ve yıkılmış köprülere rağmen.

Yürür ve ırmaklar gibi geçtikleri her yere hayat götürür, herkesin ve her şeyin ateşini söndürür..  ateş gibi kendilerini yeyip bitirme pahasına başkalarını soğuktan korur.. mumlar gibi erir gider; erir gider ama, binlerce göze ışık olur akarlar.

Kâh leylîler gibi pusuya yatar ve bağırlarını rahmet esintilerine açarlar, kâh eşref-i saatlerde âhlarla inler ve ızdırap rıhtımlarından ekstra inayetlere yürürler.

Onların yürüdükleri bu yol, hak dostlarının gelip geçtiği bir güzergahtır ve bu yolda yürüyenlerin de yolda kaldıkları hiç görülmemiştir.

 

 

Onlar her zaman imanlı, ümitli, pür-heyecan ve her şeylerini

Hak yolunda bezledecek kadar da cömerttirler; burada bir verip, ötede onlarcasını elde edecekleri ümidiyle ömürlerini hep verme şölenleriyle geçirirler.

Onların nazarında, dini koruma, kollama ve onu dünyanın dört bir yanında imrendirecek seviyede temsil etmeden daha büyük bir pâye yoktur.

Bu yüce pâyeye ermeyi hayatlarının biricik gayesi bilir ve dünyada bulunmalarını da sadece ve sadece ona bağlı götürmeye çalışırlar.

Hep bu duygularla nefes alır verir; her zaman bu düşüncelerini projelendirme etrafında bir araya gelir ve bir araya gelişlerini de Hak'la irtibatlandırarak derinleştirirler..

"Mele-i A'lâ"nın sakinleri de, onları tebrik neşideleriyle alkışlar ve te'yid dilekleriyle yollarına sular serper.

Onlar, hiçbir zaman kendi rahatlarını düşünmez; sürekli "Allah" der, "fazilet" der ve insanî değerler arkasında koşarlar, peygamberâne bir tavırla herkese sînelerini açar ve her zaman başkaları için yaşarlar.

 

Onların bu ölçüdeki hasbîliklerine karşılık Allah da, ellerin-ayakların işe yaramadığı çetin bir günde, bu gönül insanlarına melek kanadından tüyler ihsan ederek dünyada onları beklenmedik muvaffakiyet sürprizleriyle şereflendirir; ötede de vuslat gölgesiyle serinletir.. kudsîler arasına alır.. özel konuklarına gösterdiği iltifatı gösterir.. sonra da bütün bu lütuflarını hoşnutluğuyla taçlandırır.

Alıntıdır... 

 

                   

14:21 - 23/4/2008 - yorum {4} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Hakkımda
"Dök içini hep O'na dökebildiğin kadar, Bir gün bu kapkara çöle gelecektir bahar, Şimdilik biraz buğulu görünse de efkâr, "Nevbahar" diyor dört bir yanda duygular"

Yazılarımdan zamanında haberdar olmak için emailiniz ile üye olabilirsiniz.
Boş kısma email adresinizi yazın:

Image Hosted by ImageShack.us

FeedBurner ile oluşturuldu.

Ana Sayfa
RSS
Profilim
Arşiv
Cansofi
Filistin Haber
Nasihatler com
Sultanlar Diyarı
Kategoriler
Son Yazılar
- FİLİSTİN İNTİFADA NACİ EL ALİ
- Hayat Bir İbadettir S. Mübarek Erol
- Yüzyıllar önce gelen mail Senai DEMİRCİ
- Geçilmez Necip Fazıl Kısakürek
- Başlıksız
- Söz Beni Bekler Şeyhim...
- 54 FARZ
- 32 FARZ
- İSLAMDA AİLENİN ÖNEMİ Doç.Dr. M.SOYSALDI
- Çobanın Aşkı "Ya bir de Allah için Allah deseydim..."




ARKADAŞ SİTELER

Google Pagerank Checker
Google