|

ÇOBANIN AŞKI
Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim...
İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih , kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?
- Evet , dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah...
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çe ş me başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah ...”
Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam , karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmu ştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri . Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
- Hünkârım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
- Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
- Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık , sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
- Efendim , diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavu ş acak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:
- Hayır , dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim...
SERDAR TUNCER
ASLINDA BÜTÜN AŞKLARDA YOL ALLAH'A ÇIKMAZ MI ?
15:44 - 10/6/2008 - {3} -
Soğuk ve karlı bir kış günüydü. Vasily, hastane odasında solgun bir gül misâli yatağına uzanmış kitap okuyordu. Dikkat ettim; okuduğu daha önce benim de okuduğum ‘Ölüm Ötesi Hayat’ isimli kitaptı. Kitapta neler yoktu ki: Haşir, Âhiretin ispatı, yeniden diriliş keyfiyeti. Kitaba kendini o kadar kaptırmış ki, odaya girdiğimi bile fark etmedi. Ben de onu görebileceğim bir kenara sessizce oturdum ve izlemeye koyuldum. Vasily’yi çok sevdiğimi bilen oda arkadaşları da, ona orada olduğumu hissettirmediler.
Bu, Vasily’yi kaçıncı ziyaret edişimdi hatırlamıyorum. Her gelişimde onun hastalığına daha da alışmış olduğunu görürdüm. Gencecikti. O yaşta insan neler istemezdi ki… Fakat o asla hâlinden şikâyetçi olmuyordu. Onu gören hastalığından zevk alıyor zannederdi.
Elindeki bavulla yurdun kapısında göründüğü ilk gün geldi gözümün önüne. O gün okulun intibak programına gelmişti şehir dışından. Öyle yorgun ve solgun görünüyordu ki, bu hâlini tren yolculuğuna bağlamıştım. Zayıf, sarı saçlı, yeşil-çekik gözlü, hafif kambur ve yaşına göre uzun boylu bir çocuktu; utangaç ama, aynı zamanda mütebessimdi. İşte o gün başlamıştı muhabbetimiz ve sonra da artarak devam etmişti. Lise birinci sınıfta okuduğu bir gün, yanıma solgun bir yaprak gibi gelmişti. Her zamanki hürmetli tavrıyla; “Hocam, biraz rahatsız hissediyorum kendimi. Doktora gitmek istiyorum.” demişti. Ben de “Hayrola Vasily, neyin var?” diye sormuştum. “Bilmiyorum hocam biraz hâlsizim. Üstelik iştahım da yok, yemek yiyemiyorum.” deyince de dayanamayıp izin vermiştim. Birkaç saat sonra elinde bir reçeteyle çıkagelmişti. İştah açıcı ve ağrı kesici ilâçlar yazmışlar, hastalığına bir teşhis koyamamışlardı. Fakat zaman ilerledikçe bu ilâçların Vasily’nin hastalığına çare olmadığını görmüştük. Durumu iyice kötüleşmeye başlayınca da elinden tutup işte bu hastaneye getirmiştik onu. Burada öğrendik ilik kanseri, kan kanseri olduğunu.
Vasily’nin sesiyle sıyrıldım hatıralardan. Yattığı yerden oda arkadaşlarına elindeki kitaptan güzel bir bölüm okumak istediğini belirtip, “Sâlih kullarıma, gözün görmediği, kulağın işitmediği ve beşerin kalbine dahi gelmeyen şeyler hazırladım.” mânâsındaki kudsî hadîsi okudu. “İnsanı ne kadar rahatlatıyor bunlar değil mi?” diye de yorumunu ekledi. Arkadaşları, Vasily’ye beni göstererek orada olduğumu fark ettirmek istediler. Vasily, yavaşça başını çevirince gördü beni:
— Hocam, kusuruma bakmayın, sizi fark edemedim. Ne zamandan beri buradasınız? — Çok olmadı. Kitabı öyle zevkle okuyordun ki, bölmek istemedim. — İşte böyle zaman geçiriyoruz hastane odasında hocam. Bazen kitap okuyoruz bazen de sohbet ediyoruz. Genelde ben konuşuyorum; ama alıştılar artık bana.
Bir müddet muhabbet ettikten sonra bir ihtiyacının olup olmadığını sordum. Hiçbir ihtiyacının olmadığını sadece annesini, babasını ve kız kardeşi Aygül’ü çok özlediğini söyledi (bu ismi ona Vasily takmıştı). Ben de onlara ulaşmaya çalışacağımı söyleyip oradan ayrıldım.
Dışarı çıktığımda gördüğüm manzara muhteşemdi. Her taraf bembeyazdı… Kar, gelinin başından aşağı saçılan çiçekler gibi yağıyordu insanların üzerine. Ne yazık ki bu güzel manzaraya âdeta karalar çalınıyordu hastane odalarında. Izdırap ve sıkıntılardan güzellikleri göremeyen ve ümidi azalmış hastalar, ister istemez müteessir ediyordu insanı. Enfes bir manzara olmasına rağmen zevkle seyredemiyordum beyaz örtüsüne bürünmüş sokakları, caddeleri, ağaçları ve çatıları… Fakat Vasily’yi düşününce bir nebze rahatladım. Ümidini kaybetmemiş, bilakis Allah’a olan imanı ve teslimiyeti artmıştı; kul olduğuna hamdediyordu.
Türkiye’den gelen biri olarak bu soğuk ve karı görünce baharın ve yazın geleceğine inanmakta zorlanıyordum. “Allah’ın rahmetinin eserlerine bakın ki, yeri ölümden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, ölüleri de diriltecektir.”(Rum, 30/50) mealindeki âyet aklıma geldi. Bir defa daha idrak ettim ki, buralarda da her kışı bir bahar takip edecek, ölmüş her bitki, bahar gelince yeniden yemyeşil örtüsüne bürünecek, dirilecekti. Bu düşüncelerle okulumun yolunu tuttum.
‘Okul, yurt…’ derken aradan birkaç gün geçti. Neden sonra Vasily’yi ziyaret etmek geldi aklıma ve pazardan sevdiği meyvelerden aldım. Onu biraz mutlu edeceğini düşünerek solgun kar çiçeğinin yattığı hastaneye doğru yürüdüm. Odasının önüne gelip kapının camından baktığımda onu yatağında göremedim. Üstelik yatağı düzeltilmiş ve kitapları da yatağının baş ucunda değildi. Nereye gitmiş olabilirdi ki? Kapıyı tıklatarak içeri girdim. Oda arkadaşları yerlerinden doğrularak “Hoş geldiniz!” dediler. Öyle saygılıydılar ki, Vasily ile olan arkadaşlıklarının zamanla onlarda böyle bir değişikliğe vesile olduğu anlaşılıyordu. Şaşkınlığımın sebebini biliyorlardı. Vasily’nin ailesini görmek için köyüne gittiğini, bizlere haber vermemelerini tembihlediğini söylediler.
Öyle ya, ailesini özlediğini belirtmişti bir önceki ziyaretimde. Eyvah, yoksa bana gönül mü koymuştu? “Bir bakarız.” demiştim ona. Bana kızmış olmalıydı. Yoksa mutlaka haber verirdi. Fakat nasıl olurdu? Her an müşahede altında tutulmalıydı! Hemen fırladım koridorlara ve karşıma çıkan ilk hemşireye onu sordum. Bu konuda bir bilgisi olmadığını söyleyince de, kar çiçeği için getirdiklerimi oradakilere vererek bin bir endişeyle okuluma yöneldim.
Yürürken bir yandan da neler yapabileceğimi düşünüyordum. Aklıma sırdaşım, hayırhahım Ferhat Bey geldi. Yurda girince ilk iş olarak onu aradım telefonla. Vasily’yi sordum. Haberi olmadığını söyledi. Ne yapmalıydım? Bu karda kışta ne yapabilirdim? Biraz düşündüm. Trenle köyüne ulaşmak mümkün değil. Tekrar Ferhat Bey’i aradım. Arabasıyla Vasily’lere gitmeyi teklif etti. Sevindim. Müdür beyden izin alarak ikinci günün sabahında yola koyulduk. 6–7 saatlik bir yol… Her taraf beyaz örtüsüne bürünmüş. Yollar aşırı soğuktan buz tutmuş. Fakat arabayla gitmekten başka çaremiz de yok.
Teybimizde ‘Süleymaniye’lerden, ‘Hisar’lardan yükselen ses yankılanırken, ben de ‘solgun kar çiçeği’ni düşünüyordum. Hayat doluydu Vasily, bizimle çay içmeden, sohbet etmeden duramazdı. Bir vesile bulur gelirdi yanımıza. Beni her görüşünde hafifçe kaşlarını kaldırıp tebessüm edişini, geceleri yatarken ‘En Sevgili’yi görme umuduyla gözlerini yumuşunu, sabahları uyandırdığımda yatağında doğrulup bağdaş kuruşunu ve gözünü ovuşturuşunu hatırladım. Gözlerim buğulandı.
Derken evleri göründü uzaktan. Bir odanın lâmbası yanıyordu sadece. Pencerelerin perdesi çekilmişti. Bizleri karşısında görünce ne çok sevinecekti kim bilir! Arabadan indik. Etrafı çitle çevrilmiş, genişçe bir avlusu bulunan ahşap eve doğru yürüdük. Değişik çiçek desenleriyle rengârenk süslenmiş kapının tokmağına usulca dokunduk. İçeriden âdeta parmağının ucuna basa basa yürüyen birinin ayak sesleri geliyordu. Vasily’nin ayak sesleri olmalıydı. Kapı gıcırtıyla açıldı. Önce annesi, arkasından babası ve kız kardeşi Aygül… Onu aradım gözlerimle. Her gelişimizde o açardı kapıyı oysa. Geldiğimizi sezerdi âdeta.
Annenin ve babanın hâlinde bir durgunluk vardı. Gözleri yaşardı bizi görünce annenin. Genişçe bir odaya buyur ettiler bizi. “Hoşgeldiniz!” dediler mahzûn bir ifadeyle. Gece susmuş, ölü toprağı serpilmişti ortalığa sanki. Vasily’nin hastalığı onları iyice üzmüş olmalıydı ki, önceki gibi şen şakrak konuşmuyorlardı. Bense hâlâ nur yüzlü Vasily’nin kapı ağzında görünmesini bekliyordum. Sesimizi duymuş olmalıydı. Neden gelmiyordu ki yanımıza? Geç kalmış olma endişesi içerisinde nerede olduğunu sordum. Anne ağlamaya başladı. Baba Aygül’ü bağrına bastı; neden sonra “Vasily öldü!” diyebildi sadece. Kulaklarıma inanamadım. Donuk bir yüz ifadesiyle bakakaldım Ferhat Bey’e. Sadece titrek bir sesle “Vasily öldü mü?!” diyebildim. Ne diyeceğimi şaşırdım. Yutkundum. Ağlasam rahatlayacağım; ama göz pınarlarım kurumuş sanki. İnanamıyorum öldüğüne. Daha doğrusu inanmak istemiyorum. Yaşamak nasıl nimetse, ölmek de öyle, biliyorum…
Fakat, elveda demeden ayrılmak... Sanki kapıdan görünüverecek. Ne ümitleri vardı geleceğe dâir! “Hocam, bir ben bileyim, bir siz bilin, bir de Allah bilsin bunları.” dediği nice sırrını anlatmıştı bana. Annesi iç hasbıhâlime son verdi ağlamaklı sesiyle. Vasily’nin son günlerini anlattı bize. Son anlarında bile metanetini hiç kaybetmemiş. Hattâ ölmeden önce anne ve babasına; “Beni çok seviyor musunuz? Beni mutlu etmek istemez misiniz?” demiş. İkisi birden; “Elbette oğlum, seni çok seviyoruz. Dünyanın en mutlu insanı olman için elimizden gelen her şeyi yaparız.” demişler. O da kendinin Müslüman olduğunu açıklayıp onu mutlu edecek tek şeyin onların da Müslüman olduklarını işitmek olacağını söylemiş. İslâm’da huzur bulduğunu, bu sayede hastalığın ızdıraplarını âdeta hissetmediğini anlatmış. Hattâ şöyle demiş: “Allah sevdiği kuluna hastalık verirmiş. Buna öyle inanıyorum ki anne, hastalığımdan bile hoşnut olmaya başladım. Ölümden korkmuyorum baba. Nasıl yaşamak bir nimetse, ölmek de Rabb’imize kavuşmamızı sağlayan bir nimettir.” Bu sözleri duyan anne ve baba Müslüman olmaya karar vermişler o an. Vasily de şahadet kelimesini tekrar ettirerek annenin de babanın da kurtuluşuna vesile olmuş. Son anında bile kulluğun en güzel misâlini vermiş. Odasındaki hastaların bile Müslüman olmasına vesile olmuş.
Birden mezarına gitmek ve orada vedalaşmak geldi aklıma. Fakat ailesi, yoğun kar yağışı yüzünden yolların kapalı olduğunu, oraya ulaşmanın neredeyse imkânsız olduğunu söyledi. Yine de gitmek istediğimizi belirttik. Bu sefer gitsek bile kardan dolayı mezarı bulamayacağımızı söylediler.
Demek beyaz yorganını çektin üzerine. Ah Vasily! Geceleri üstün açılınca ben örterdim. Kıvrılır yatardın yatağında. Fark edince de beni, doğrulup teşekkür ederdin. Uyuyamadığın gecelerde sohbet arkadaşı olurduk.
Vasily, solgun kar çiçeği, şimdi sen de filiz vereceksin kar yığınları arasından başını çıkarıp ötelere... Küheylanlar gibi şaha kalkacaksın ve kim bilir ne güzel âlemlere seyahat edeceksin.
13:35 - 22/3/2008 - {6} -
Hifa Hatun ve Suheyb
Medine'nin kadinlari hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun baska güzeldir ve bambaska gülümser. Öylesine sicakkanli ve öylesine samimidir ki kadinlar onu canlari gibi severler. Oglu, abisi, erkek kardesi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazilari beylerine ister. Onu ciddi ciddi sikistirir, araya hatirlilari koyup, izdivaç teklif ederler. Hifa Hatun'un methi hizla yayilir ve çok uzaklara gider. Birakin hekimleri, tüccarlari, vezirler, sultanlar siraya girer. Ancak o Necasi gibi bir Imparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah'in rizasini diler. Ama taliplerin ardi arkasi kesilmez. Kimi ayaklarina halilar serer... Kimi esigine cevahirler döker... Yüz kizil tüylü deveyi getirip kapisina baglayanlari mi sorarsiniz, yoksa saray anahtarlarini önüne atanlari mi? Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çikip "Ey Allah'in Resûlü" der, "bana cennete götürecek bir seyler ögretsene." Dogrusu o, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) gündüzleri oruç tut' ya da 'geceleri namaz kil' gibi bir tavsiyede bulunacagini sanir ama Server-i Kâinat "Önce evlenmen lâzim" buyururlar "zira bununla dininin yarisini emniyete alirsin!" Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve "siz kimi münasip görürseniz ben ona raziyim" der. Mâlum, o siradan bir hanim degildir ve onu nikahina alacak erkegin de "özel" olmasi gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kirar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur "yarin sabah mescide ilk gelenle evlen" buyururlar. Bu teklifi herkesin hosuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düsünür, kendilerince hazirlik yaparlar. Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnini zor doyurur. Kah agaç altlarina uzanir, kâh mescid gölgelerine kivrilir. Uzun boyuna ragmen o kadar zayiftir ki, rüzgar sert esse ayaklarini yerden kaldirir. Ama bakin su ise ki o gece Allahü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken agirliga yenilirler. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin esiginde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çagirtip neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra sansli sahabeye döner "Ey Süheyb" buyururlar, "simdi hanimina bir hediye al ve tut elinden evine götür."Suheyb Radiyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar. "Iyi ama" diye mirildanir, "benim ne bir dirhem gümüsüm, ne de siginacak evim var." Hifa Hatun kocasinin boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüs olan süslü bir heybe gönderir ve "filanca yerdeki köskümü sana hediye ettim" der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayir dualar ederler. Süheyb, o gün Medine sokaklarinda dolanir durur, aksama dogru utana sikila konaga sokulur. Kendisi için hazirlanan muhtesem sofradan ya bir, ya iki hurma alir ve "Ya Hifa" der, "biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben sükretsem gerek, sen sabretsen gerek. Ister misin su geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) "Cennette yüksek bir çardak vardir. Orada yalniz sükredenlerle sabredenler otururlar." buyurdular. Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaslari ile islatir, kalplerini zikr ile aydinlatirlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatir ve onlari Allahü teâlânin cenneti ve cemaliyle müjdeler. Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb'i yanlarina oturtur "Ey Süheyb" buyururlar "geceki halini sen mi anlatirsin ben mi anlatayim?" Süheyb gözlerini kucagina indirir, zor duyulan bir sesle "Allahin Resulü en iyisini bilir" cevabini verir. Efendimiz onlara "ne mutlu size" gibilerinden bakar, "Ikiniz de cennetliksiniz" buyururlar, "... ve Allahü teâlâyi göreceksiniz!" Süheyb derhal secdeye kapanir ve "Ya Rabbi!" diye yalvarir, "o ki beni magfiret ettin, günahlara bulasmadan canimi al!" Allahü teâlâ bu yanik duayi kabul eder, Suheyb, secdede kalakalir. Mescidde bulunanlar aglamakli olurlar. Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem) "Size daha sasilacak bir sey söyliyeyim mi? Su anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar. Namazlarini, yüzü suyu hürmetine yaratildigimiz o yüce Server kildirir. Ikisini yanyana topraga birakirlar. Bas uçlarina küçük bir tahta çakar. Birine "sükredenlerden Suheyb" yazarlar, öbürüne "sabredenlerden Hifa!"
14:27 - 3/3/2008 - {2} -
GERÇEK DOST (Lale Bahçesi)
Genç adam artık büyüdüm der gibiydi, çıkışır gibi konuştu:
- Benim de dostlarım var baba!
Baba biliyordu dostun dosttan farkını, alttan aldı:
- Oğul, gerçek dostu bulmak zordur.
Delikanlı ısrarlıydı, onun da bildiği şeyler vardı. Hatta bazı şeyleri babasından iyi bilirdi:
- Benim dostlarım benim için canlarını bile verirler!
Ne kolay söylenmiş bir sözdü bu! Oysa adam ne bedeller ödemişti bunu anlamak için.
- Demek bu kadar güveniyorsun dostlarına...
Oğlunun konuşma tarzı adamın içini burkmuştu biraz, ama renk vermek istemedi. Bir taraftan da onun bu kendinden emin hali hoşuna gitti. Kendisi bu yaşında bile kolay kolay yapamazdı bunu. Bir yandan da oğlunun toyluğunu görüyordu. Elbet herkes gibi o da yaşayıp öğrenecekti. Fakat baba sorumluluğu da vardı, bir şeyler yapmalıydı.
- Ne dersin, diye sordu, dostların seni ne kadar seviyor öğrenelim mi?
Delikanlı altta kalmak istemedi. Dostlarına güveni tamdı ama doğrusu biraz da meraklanmıştı.
- Tamam, dedi, ama nasıl olacak bu iş? Şefkatle oğlunun gözlerine baktı adam:
- Sen büyükçe bir çuval bul, gerisini bana bırak.
Adam gidip ağıldan bir koyun çıkardı, bahçeye getirip kesti. Oğlunun meraklı bakışlarının arasında koyunu çuvala soktu. Çuvalı delikanlıya uzatırken:
- Şimdi en güvendiğin dostuna git, ben bir adam öldürdüm de. Bakalım ne yapacak, dedi.
Delikanlı sırtına yüklendi kanlı çuvalı. Akşamın karanlığında arka sokaklardan geçerek yürüdü. Bu iş kolay olacaktı. Gidebileceği o kadar çok dostu vardı ki... Rast gele birini seçti. Yürümeye devam etti. Çuvaldan süzülen kan ellerine, boynuna bulaşmıştı. Nihayet dostunun evine vardı. Bir eliyle çuvalı sıkı sıkı tutarken, diğeriyle kapıyı çaldı. Dostu karşısındaydı. Şaşkınlıkla arkadaşının ellerine, yüzüne bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Çuvalı fark edince saklanamayacak bir endişeyle sordu:
- Hayırdır, bu da ne? Delikanlı;
- Birini öldürdüm, diyecekti ki, daha sözünü ta-mamlayamadan kapı yüzüne kapanıverdi.
Şaşırdı delikanlı. Elinde kanlı çuval, kapının önünde kalakaldı. Tekrar kapıyı çalacak oldu, vazgeçti. Gidebileceği daha bir sürü gerçek dostu vardı nasılsa. Uzaklaşırken döndü, bir kez daha baktı dostunun evine. Perdenin kenarından biri kendisini izliyordu. Aniden perde çekildi, odanın ışığı söndü sonra.
Verilen sözler geldi aklına, dostluk yeminleri, yaşanan onca şey geldi. Babası haklı mıydı yoksa? Bir başka dostunun evinin önünde durdu, ümitliydi bu kez. Fakat yine aynısı oldu. Sonra bir başkası, bir diğeri...
Gece yarısına kadar omuzunda kanlı çuvalla dolaştı durdu delikanlı. Ayakta duracak hali kalmamıştı artık. Kırgın ve öfkeliydi. Çaresiz evin yolunu tuttu. Babasının yüzüne bakmaya utanıyordu. Çuvalı bir kenara bırakırken babasına döndü.
- Sen haklıymışsın, dedi, dünyada gerçek dost yokmuş!
- Belki, dedi adam gülerek, belki de vardır. Şimdi de benim bir dostuma gideceksin. Ben falancanın oğluyum, bir adam öldürdüm diyeceksin. Bakalım ne olacak?
Delikanlı mahcubiyetinden kaçacak yer arıyordu zaten. Seve seve kabul etti. Hem, belki babasının dostuna gittiğinde de aynı şeyler olacaktı. Sanki öyle olmasını istiyordu. Gecenin karanlığına daldı, yeniden sokakları arşınlamaya başladı.
Babasının yerini tarif ettiği evin kapısına gelince önce çuvalı bir kenara bırakıp biraz soluklandı delikanlı. Dört yanı bahçeyle çevrili büyük bir evdi burası. Kapıyı çaldı, çuvalı omuzuna alıp beklemeye başladı. Kırk beş-elli yaşlarında, irice gözlü, hafif şişman, saçları yer yer ağarmış bir adam açtı kapıyı. Delikanlının halinden kötü bir şeyler olduğunu sezinleyerek;
- Hayırdır evlat, dedi, sen kimsin?
Bizimki kendini tanıtıp olan-biteni anlatmaya başlayınca, adam ellerini dudaklarına götürüp:
- Sus, dedi, aman bir duyan olmasın! Gel içeri gir önce.
Hemen bir kazma kürek getirdi. Evin arka tarafındaki lale bahçesine aceleyle bir çukur kazdılar. Gecenin karanlığında çuvalı çukura koyup, üstünü toprakla kapattılar. Taze toprağın üstüne de biraz öteden söktüğü lale fidanlarını dikti adam. Delikanlı elini-yüzünü yıkarken ona yatacak yer hazırladı.
- Bu gece kal evlat, diyordu, ne olur ne olmaz, sabah olsun gidersin...
Delikanlı adama hayranlıkla bakıyor, kendi dostlarını düşünüp, işte, diyordu, işte gerçek dost!
Bütün ısrarlara rağmen gitmek için müsaade almayı başardı. Bir an önce eve dönüp, babasına, sen haklıymışsın, demek istiyordu.
Yorgundu delikanlı. Omuzunda çuval yoktu artık, ama o yorgundu. Bu bir tek gecede bütün dostlarını tanıyıvermişti. Yürüyordu. Bir günde birkaç yıl büyümüştü sanki. Uzaktan evlerinin ışığını gördü. Biraz daha yaklaşınca pencerenin önündeki karaltının babası olduğunu fark etti. Koşarak ellerine sarıldı babasının.
- Haklıymışsın, dedi, gerçek dost başka bir şey, sen haklıymışsın...
Olan-biteni gülerek dinledi adam.
- Dur bakalım, dedi, bu kadar acele etme, hele bir yarın olsun...
Ertesi gün öğlen vakti baba dostunun evine doğru yürürken utanıyordu delikanlı. Bunu nasıl yapacaktı? Babasının neden böyle bir şey istediğine anlam veremiyordu. Gidip o adama herkesin içinde bir tokat atacaktı! Ses çıkarmazsa biraz daha hırpalayacaktı. İyi ama babası neden böyle bir şey yapmasını istemiş olabilirdi? Böyle yaparak neyi anlayacaklardı?
Evin olduğu sokağa geldiğinde işinin biraz daha zor olacağını fark etti. Yüzü kızardı birden. Caminin köşesini dönerken, avluda birilerinin oturduğunu görmüştü. Babasının dostu az sonra olacaklardan habersiz, birkaç ihtiyarla sohbet ederek ezanı bekliyordu.
Cami avlusunda oturanlara doğru yürüdü. Yüzünün, kulaklarının yandığını hissediyordu. Yaklaşıp, oradakilerin şaşkın bakışları arasında adamcağıza bir tokat vurdu. Ama adam bırakın karşılık vermeyi, ses bile çıkarmadı. Bir kez daha kendinden utandı delikanlı ama henüz işi bitmemişti. Tartaklamaya başladı adamı, bir tokat daha vurdu. Adam bir şeyler anlamıştı sanki. Delikanlıyı kollarından tutup kendine doğru çekerek kulağına fısıldadı:
- Evlat, var git babana selam söyle. Biz öyle birkaç tokada lale bahçesini bozmayız...
Satır Arası Hikayeler
Menzil net alıntıdır

11:33 - 26/2/2008 - {2} -

Dört Kelebek
Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:
-Bu ateş aydınlatıcı bir şey! demiş..
İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş… Demiş ki:
-Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!
Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş… Şöyle demiş:
-Ve bu ateş yakıcı bir şey!
Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş.
Ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff !" diye ortadan kayboluvermiş...
Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş, ama geri dönüp söyleyememiş… Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi ancak "içinde kaybolan bilebilirmiş!..."
09:45 - 12/2/2008 - {yok} -
|
Hakkımda
"Dök içini hep O'na dökebildiğin kadar, Bir gün bu kapkara çöle gelecektir bahar, Şimdilik biraz buğulu görünse de efkâr, "Nevbahar" diyor dört bir yanda duygular"
Ana Sayfa
RSS
Profilim
Arşiv
Cansofi Filistin Haber Nasihatler com
Kategoriler
Son Yazılar
- FİLİSTİN İNTİFADA NACİ EL ALİ
- Hayat Bir İbadettir S. Mübarek Erol
- Yüzyıllar önce gelen mail Senai DEMİRCİ
- Geçilmez Necip Fazıl Kısakürek
- Başlıksız
- Söz Beni Bekler Şeyhim...
- 54 FARZ
- 32 FARZ
- İSLAMDA AİLENİN ÖNEMİ Doç.Dr. M.SOYSALDI
- Çobanın Aşkı "Ya bir de Allah için Allah deseydim..."
ARKADAŞ SİTELER
|