Myspace Layouts at Pimp-My-Profile.com / Rosebud on water...











ferzâne

Hayat Bir İbadettir S. Mübarek Erol

Kategori: tasavvuf
HAYAT BİR İBADETTİR ( Sesli Sohbet )
 

İnsanlık bütünüyle Allah'ın kulları, Cenab-ı Hak onların yegâne yaratıcısı ve kulluğa layık tek mabududur. Sonunda dönüş yalnızca O'nadır.



HAYAT BİR İBADETTİR

İnsanlık bütünüyle Allah'ın kulları, Cenab-ı Hak onların yegâne yaratıcısı ve kulluğa layık tek mabududur. Sonunda dönüş yalnızca O'nadır.

İşte huzur-u ilâhi'de toplanacak olan insanların, dünyadayken teslimiyet içinde Allah'a yönelmelerine, O'na tazimde bulunmalarına ibadet adı verilmiştir. İnsanın vazifesi budur. Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle ferman buyurmaktadır: 'Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.' (Zariyat, 56)

İbadet, Mevlâ'nın emirlerini yerine getirip yasakladıklarından kaçınarak kulluk sorumluluğuyla hareket etmektir. Samimi niyetle karşılığını Alemlerin Rabbi'nden beklemek üzere, O'na yakın olmayı dileyerek itaat etmektir.

İbadet deyince genellikle anlaşılan namaz, oruç, hac, zekât gibi zamanı ve şekli belli ibadetlerdir. Şüphesiz bunlar en temel ibadetlerdir, ancak ibadeti yalnızca bunlardan ibaret görmek, ibadetin anlamını daraltıp eksiltmektir. İslâm'ın şartlarından olan bu ibadetler, genel ibadeti, yani hayatın her anını kapsayan kulluğu ayakta tutan temeldir. İşte bu temelle birlikte bütün hayatı kuşatan ibadet halini de dikkate aldığımızda, mücella dinimizin bütün ihtişamıyla belirginleştiğini görürüz.

Tarih boyunca pek çok din görülmüştür. Bunların hepsinin müşterek özellikleri, iman, cemiyet ve ibadet olmuştur. Nerede insan var olmuşsa orada bir din ve bu dinin ibadetleri olmuştur. Çünkü ibadet insanoğlunda fıtrîdir, yaratılışında vardır. Mevlâmız insanı yaratırken kulluk edecek, kul olduğunu bilecek şekilde yaratmıştır. Ancak insanoğlu çoğu zaman fıtratını yanlış ve kötü yere kullanmış, pek çok sahte ilâh edinip, onlara taparak yoldan sapmıştır.

Halbuki insanın hayatı ancak doğru inanca sahip olup, hakiki yaratıcıya karşı kulluk vazifelerini yerine getirmekle mana kazanır, insanın yaratılışındaki güzellikler ortaya çıkar. Çünkü ibadet, nefs ve amellerin temizlenmesi, insanî yönlerin ışıldayıp açığa çıkması için güzel bir vasıta ve ilâhi bir vesiledir.

Mevlâ'nın emirlerinde birçok hikmet, maddi ve manevi pek çok menfaat olduğunda asla şüphe yoktur. Bedenin belli gıdalara ihtiyacı olduğu gibi ruhun da ibadet etmeye, manevi gıdaya ihtiyacı vardır. Beden ve ruhtan ibaret olan insanoğlu, yaratılışının bu iki cephesine aynı ölçüde özen göstermesi gerekir. Ruhun en önemli gıdası, sağlam bir iman ve huşu ile yapılan ibadettir.

İbadetler imanın güçlenmesini ve ahlâken olgunlaşmayı sağlar. İbadetle beslenen iman ağacının meyvesi güzel ahlâktır. İbadete devam eden kimsenin kalbinde iman nuru parlar, Allah korkusu ve sorumluluk duygusu yerleşir. İbadet sayesinde kötü düşüncelerden, günah kirlerinden arınır. Ahlâk ve fazilet sahibi olgun bir mümin haline gelir. Dünyanın maddi bağlarından kurtularak ruhen yükselir ve önündeki engelleri ortadan kaldırarak ebedi saadet yurduna ulaşır.

Rabbimizin yarattığı her şey O'na ibadet etmektedir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyruluyor: 'Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı tesbih etmesin.' (İsra, 44). Mukaddes kitabımız bilinen ve bilinmeyen bütün varlıkların kendilerine has bir şekilde ibadet yaptıklarını bizlere haber verir. Hatta gök gürültüsü bile Allah'ı hamd ve tesbihtir.

Bütün yaratılmışlar içinde ayrı, seçkin bir yeri olan, üstün yeteneklerle donatılmış olan insanoğlu ise elbette yüce bir gaye için yaratılmıştır. Bu gaye de Allah'ı bilmek ve O'na layıkıyla ibadet etmektir. Bu ibadet de sadece Mevlâ'nın emrini yerine getirmek ve O'nun rızasını kazanmak maksadıyla yapılır. Allah indinde makbul olan, böyle halisane olarak yapılan ibadettir.

İhlâs, yapılan ibadetin ruhu hükmündedir. İhlâssız ibadet ruhsuzdur, kıymeti yoktur. Sadece Mevlâ'nın emri olduğu için, Rıza-yı İlâhi'yi kazanmak için ibadet yapılır, ihlâs budur. Dünyevî bir menfaat için ibadet yapılsa, ihlâs olmadığı için Allah indinde makbul olmaz.

Diğer dinlerde de ibadet vardır. Kimine göre ibadet, dünya lezzetlerini tamamen terk ederek insanlardan ayrı yaşamaktan ibarettir. Bir diğerinde, sadece özel mabetlerde yapılabilen bir iştir. Bir başkasında sadece din adamlarının gözetiminde yapılabilecek bir törendir.

Mücella dinimiz İslâm ise ibadeti Allah ile kulları arasında herhangi bir aracıya bağlı kılmamış, herkesin Yüce Mevlâ ile doğrudan kurabileceği bir bağ, bir irtibat olarak tebliğ etmiştir. Allah indinde alim ve din hizmeti görenler ile, avam ve sıradan kişi kulluk bakımından eşittir. Üstünlük ancak takva iledir.

Dinimiz dünya lezzetlerini tamamen terk edip halktan ayrı yaşamayı da emretmez. İslâmiyet'te ibadetin mana ve kapsamı çok geniştir. Sadece namazlardan, duadan ve zikirlerden ibaret değildir. Belki bir insanın Rabbinin emrine tutunarak, O'nun rızasını kazanmak için yaptığı her güzel iş (salih amel) bir nevi ibadettir. O iş, mesela rızık temini veya evlilik gibi kişinin dünyevî arzusu kabilinden olsa bile...

Mümin kul, insan tabiatının gerektirdiği, zevk ve lezzet aldığı yemek, içmek, uyumak, gezmek, çalışmak gibi işleri de Allah'ın emrine uygun ve O'nun rızasını talep ederek yapar. Helal olanla yetinir, haramdan korunur. Allah'ın emirlerini yerine getirebilmek gayesiyle yer, içer, uyur... Böylece nefsine zevk ve lezzet veren bütün cismani fiiller bu halisane niyet sebebiyle bir nevi ibadet olur, sevap alır.

Hatta kişi, maddi hayatın meşru zevk ve lezzetleri içinde yaşarken de halisane bir niyetle Allah'a teveccüh ederse, bu fiilleri vasıtasıyla da Allah'a yaklaşır. Bu gibi lezzet ve nimetlerde de taat ve Allah'a teveccüh vardır. İbadette aranan mana da zaten budur.

Tekrar belirtelim, dinimizde ibadetin manasının böylesine genişletilmiş olması, insanın namaz, oruç, hac, zekât gibi farz ibadetleri yapmaktan kesinlikle muaf kılmaz. Çünkü bu farizalar doğrudan Cenab-ı Hak tarafından emredilmiştir. Çünkü bunlar kulun Allah'a bağlılığını ve yakınlığını temin eden esas merkezlerdir. Diğer hiçbir iş bu farzların yerine konulamaz.

Durum böyleyken, bazı tembel ve umursamaz kimselerin üzerlerine farz kılınan ibadetler hakkında 'Aslolan kalp temizliğidir, iyi niyet ve güzel işlerdir, namaz ve oruçla din olmaz!' gibi sözleri, cehalet, acizlik ve büyük bir aldanıştır. İhmal ve tembelliklerinden dolayı korkunç bir yanlış anlama ve anlatmadır.

Her münkir kendisinin herkesten daha abid olduğunu iddia eder. Fakat Fahr-i Alem s.a.v.: 'Namaz dinin direğidir. Onu terkeden dinini yıkmış olur.' buyurarak ölçüyü bildirmiş, yalan söyleyenlerin yolunu kapamıştır.

Gerçek şudur: Dinimiz ibadetin manasını genişletmekle, beşer hayatını ıslah etmeyi, hayatın güçlüklerine sabırla göğüs germeyi, müşterek hayrı elde etmek için çalışmayı ve kötülükle mücalede etmeyi hedef edinmiştir. Nezih ve kaliteli bir hayat için beşeri ve sosyal kuvvetleri toplumun hayrına kullanmak gerekir. İslâm'ın getirdiği ilâhi esaslar ve ibadetteki geniş anlayış bu hayırlı neticeleri temin etmeye kâfidir.

Rivayete göre Hz. Aişe r.a. Validemiz, zayıflıktan yüzü sararmış, beli bükülmüş bir şahsı görünce, bunun kim olduğunu sormuş. Bu zat zahit bir kimsedir, cevabını alınca zühdün bu şeklini reddederek şöyle demiştir:

'Ömer b. Hattap insanların en zahidi idi. Fakat bir şey söyleyince sözünü dinletir, yürüyünce hızlı yürür, vurunca da çok acıtırdı.'

Rabbimiz bizleri her işini rızası için niyet ederek yapan ve ibadet sevabı alan kullarından eylesin.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...

 

S.Mübarek Erol

Menzil.Net - Tasavvufi yazılar..

15:43 - 30/10/2008 - yorum {23} - yorum yaz


Söz Beni Bekler Şeyhim...

Kategori: tasavvuf


Image Hosted by ImageShack.us

  

 Söz Beni Bekler Şeyhim

 
  Diyemediklerim var...Güz beni bekler Şeyhim,Efendim,Bozkır rüzgarlarının önüne katılmış bir yaprağım.Sürüklenip gelmişim kapına . Yüreğimde bir sonbahar telaşı. Bir göçmen kuşlarına bakıyorum bir kendime... Gökyüzünde kuşlar kafilesi döne döne uçuyor. Renkli, ahenkli. Her kanat çırpışında yaralı bir kuşun bin tılsım gizli. Soğuk ve bezgin rüzgara inat göçüyorlar ılık iklimlere. Bense utanılası bir kördüğümü çözmeye çalışıyorum yıllardır. Hayatın gizi üzerine bildiklerimi, bilmediklerime ayarlıyorum. Çözmüyorum bu kördüğümü. Çözemiyorum. Düğüm üstüne düğüm atıyorum aslında.
Yolumu şaşırmışım şeyhim.
Irmakların coşkusu, göğün mavisi, güneşin altın saçları, rüzgarın hüzünlü uğultusu, denizin sonsuzluğu yakalıyor ruhumu binbir yerinden. Dünya dönüyor mütereddit.
Dökülüyorum yollarına. Sana gelen yollara düşüyorum.
Bir söz düşür yüreğime göklerden gelen.
Yaralı yüreğime bergüzar olsun.

Diyemediklerim var.
Söz beni bekler Şeyhim...
Diyemediklerim yakar gönlümü. Gönül can evi, gönül beytullah. Bir celsede düşür yüreğime közü. Hakk Hakk diye yak közü. Kar yüzü görmemiş bir ateş yansın yüreğimde. Biraz kül biraz duman olayım... Ellerim yaralı bir kelebek, kanat çırpsın göklere... Dualar yorgun düşsün dudaklarımda.
Bir kör kuyuda Yusuf olayım Şeyhim. Çöllere düşeyim sonra. Çöl yürek yangını. Yürek kavrulan çöl. Mısır’a hiç varmasa yolum. Yayan yapıldak çöllerde savrulayım. Bir çöl ikindisinde diktiğim gül, bir çöl seherinde açsa yine. Çöl Hüseyin demek. Hüseyin çöl gibi yakar gönlümü. Çöl bir ermiş. Her dem şükreden, tazelenen. Gündüz yakan, gece üşüten. Bir tarafı vaha, bir tarafı serap.
Çöl ceylanlarının âhı vursun yüreğime. Bir avcı ol, gönder oklarını kalbimin dehlizlerine.
Köz beni bekler Şeyhim
Diyemediklerimi sen söyle yüreğimin tenhasına...
Vefasız yüreğime intizar olsun...

Göremediklerim var.
Göz beni bekler Şeyhim.
Sevdam hangi ırmağa düşmüş ... Hangi umman bekler beni... Hangi dağlar saklar beni? Hangi dualara düşer dileğim?
Ayaklandır damarlarımdaki donuk kanı. Güzel dualar adına, bir ırmağın akışına kat beni. Yatsı ezanı okunurken bir vav gibi eğileyim, büküleyim sevgilinin dergahında. Bir elif gibi mağrur, bir mim gibi mesrur, dizileyim sevgilinin yollarına. Helal bakışlara çeleyim gönlümü. En sevgilinin kapısında durayım kırk yıl Yunus misali. Bu zindan, bu yeryüzü kara bahtım ola...
Kervan göçmeden Şeyhim, kalmadan dağlar başında ebedi bahçelere gitmek diler bu gönül.
Ebedi bahçelere gitmek diler bir şafak vaktinde ruhum..
Kendimden geçmişim, kendimden uzaklara düşmüşüm, senden himmet diler bu yürek...
Öz beni bekler Şeyhim.
Göremediklerimi sen göster bana...
Gözlerim birbirinden bî-haber olsun.

Bilemediklerim var.
Giz beni bekler şeyhim.
Bir musikarın nağmesinde gizli tılsımlı sözler. Bir peygulegüzinim dağlar başında. Karanlık nura akar. Yalnızlık çıkmazında bir akşam üstü o nura aksa yüreğim. Bildiğim bütün şeyleri unutsam. Ebedi bir huzura, ebedi bir hayata ayarlasam düşlerimi. Giden kuşlarım dönse uzaklardan. Sonra...
Sabah sisi gibi düşsem yollara . Aşk kervanı karşılasa beni ansızın. Sevgiliye giden kafileye katılsam.
Kalmasam dağlar başında. Gönül şehri baştan ayağa can kesilse. Yakup’un sabrı bilese sabırsızlığımı.
Bir giz düşür yüreğime Şeyhim,
Kurtulayım ruhumun hamallığından. Bilemediklerimi sen söyle bana...
Bildiklerime efsunkâr olsun.

Silemediklerim var.
İz beni bekler Şeyhim.
Sadakat içlenip sözlendiğinde, dönüp dönüp bakıyorum mahrem- esrarıma. Ne zamanlar akmış hayatın yanağından. Bir gözyaşı, bir hüzün, bir güz yağmuru gibi yitip gitmiş nice zamanlar.... Geriden geriye avucumda, heybemde kalanlar beni taşımaz yarınlara diyorum. Hiçlik denizindeyim şimdi. Bilemediklerim, göremediklerim, diyemediklerim, silemediklerim ve soramadıklarım yüzünden olsa gerektir çektiğim bunca çile.
Yollarıma çizdiğim izleri silmek gerektir.
Bir giz düşür yüreğime şeyhim. Beni ona götüren bir iz düşür yollarıma.
Gideyim.
Silemediklerimi bırakarak. Bilemediklerimi bildiklerimden çıkarak.
Gideyim artık şeyhim...
Bir giz düşür yüreğime...
Bu yürek tâ ebede hizmetkâr olsun.

Meryem Aybike Sinan

 

10:57 - 13/6/2008 - yorum {9} - yorum yaz


Namaz Vakitleri Senai Demirci

Kategori: tasavvuf

Image Hosted by ImageShack.us

 

 Namaz vakitleri

 

Sabah Namazı Vakit seher…

Ufukta günün kızıl çiçeği açmak üzere.

Vaktin rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. Gecenin toprağında saklı ışıktan tohumlar başlarını uzatıyor.

Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin.
Unutulmu
şluk toprağına gömülü bir tohumdun.

Kimsenin adını bilmediği, hatırını saymadığı bir yetimdin.


Hatırla ki, unutulmu
şluğun toprağında Rabbin seni unutmadı.

Rabbin seni sahipsiz de bırakmadı. Rabbin seni yokluk gecesinden varlığın ufkuna eriştirdi. Taze bir bahar gibi gün yüzüne çıkardı bedenini. Ete kemiğe
bürüdü ruhunu. Gülden tebessümler giydirdi yüzüne.


Şimdi seher vakti. Göz kapaklarının ardından kaç. Gafletin gecesinden uyan.
Aç gözlerini sehere. Aç kalbini Rabbine. Uyan. Uyan, yan ve an seni hiç
unutmayan Rabbini. Güne
ş ufukta yükselmeden, sen dualar ufkuna yüksel.
Herkes unutsa  bile seni unutmayan Rabbini herkesin O'nu unuttu
ğu anda
ananlardan ol.

Haydi kalk! Kalk ve miracına eşlik et En Sevgilinin[asm].


Şimdi sabah! Şimdi sabah namazı vakti...


Öğle Namazı Vakit öğle.

Gün ortası. Dünya telaşındasın. İşler yoğun.

Yarım kalmış ne kadar iş var! Sanki sensiz yürümüyor hiçbir şey.

Sanki sen olmasan işler hep yarım kalacak, belki hiç başlamayacak.

Ne kadar çok vazgeçilmezin var! Ne kadar vazgeçilmezsin!

Oysa dünya seni pek umursamıyor. Sessizce akıp gitmede sonsuz uzayda..
Tela
şlarına inat uzakta bir kelebek yavaş yavaş kozasından çıkmada.

Ötelerde bir insan son nefesini vermekte sessizce..

Bir bebek ilk kez gülümsemekte annesine...



Vakit öğle... O kadar gürültü var ki ortalıkta.. Kalbinin sesini
duyamıyorsun bile. Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin.
Tela
şların arasından sıyrıl, ruhuna yer ayır. Ebedî sükûnete hazırla
kendini. Kalbini sonsuzlu
ğa bitiştir. Alnını secdeye değdir. Şimdi öğle
namazı vakti!


İkindi Namazı Vakit ikindi. Gün ihtiyarladı.

Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne.

Zaman ırmağı ikindinin çağlayanından dökülüyor şimdi.
Ayrılı
ğı söylüyor hece hece. Hüzün renkli bulutlar sardı göğü. Güneşin
saltanatı bitmek üzere. Zemhere do
ğru akıyor ışıklar.

Hatırla ki, sen de bir ömrün ikindisine yürüyorsun. Tenin soluyor.
Gözlerinin feri çekiliyor. Yüzünü bu dünyadan çevirmeye hazırlıyorsun.

Öbür  kıyısındasın artık hayat nehrinin.

Bundan sonra vaadi yok sana zamanın. Yokuş aşağı akıyor kalbin.

Vakit ikindi. Kalbini kanatıyor kuru gül yaprakları. Tutunacak dal arıyor
gibisin zamana kar
şı. Zamanın hükmü ağırlaşıyor üzerinde. Gün daha kısa
geliyor artık.   "Yemin olsun ki ikindi vaktine. Hüsrandadır insan."
Şimdi
anlıyorsun. Çünkü, yoku
ş aşağı akıyorsun. Dalından kopuyorsun. Hoyrat bir
rüzgâr artık zaman. Geriye kalan ancak iman.



Şimdi ikindi vakti. Secdeye koy alnını. Eğil Zamanın Sahibinin önünde. O'na
konu
ş; dualarını fısılda. Sonsuzluğa tutun hece hece.

Akşam Namazı Vakit akşam. Gün ölmek üzere.

Güneş ışıklarını topluyor eşyanın
üzerinden. Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın. Kara kefenini giyiniyor gün.
Gülün rengi soluyor, e
şyanın cezbesi yitiveriyor.

Hatırla ki, senin de ak
şamın olacak bir gün. Ömrünün ışıkları solacak.
Hayatının perdesi çekilecek. Senin de kıyametin kopacak.



Şimdi akşam. Ölmeden önce bil öleceğini ki, yaşatıldığını farkedesin.
Herkesin senden uzakla
şacağı ölüm anını hatırla ki, sen de şimdi herkesten
ve her
şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın. Seni sen yokken de bilen Rabbin,
sen öldükten sonra da bilecek elbet.. Herkesin unuttu
ğu yerde seni bir O
hatırlayacak. Hatırını yalnız O bilecek. Sen de O'nu an
şimdi. Şimdi akşam
namazı vakti…

Yatsı Namazı Vakit Yatsı. Gün çoktan öldü.

Güneş ışıklarını topladı. Gece
hükmediyor âleme. Güne
şin saltanatı bitti. Işıklar tükendi ufuklarda.
Renkler ellerini çekti e
şyadan. Gül soldu, gün soldu. Göğe yöneldi gözler.

Hatırla ki, Sen de unutu
şun kara gecesine yuvarlanacaksın. Bir adın kalacak
geriye. Bir mezar ta
şın hatırlayacak belki Seni. Belki o da unutacak.

Şimdi gece… Sabaha çok var. Işık uzaklarda. Yokluğun gecesinde, adın bile
unutulmu
şken, kimden meded umarsın sor kendine? Kim Sana hayat vermişse,
kurumu
ş kemikleri toplayıp dirilten de O elbette.


Söyle kendine. Söyle kendine ki, çoklarının Seni unuttu
ğu bu gece, Sen de
herkesin unut, O'nu hatırla. Söyle kendine ki, çoklarının ı
şıklara kanıp
sahte renklerin kuyularına daldı
ğı bu gece, Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine
uyan.



Şimdi yatsı zamanı vakti.


Senai demirci

 

 

 <

09:23 - 2/6/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


İRŞAD NEDİR? MÜRŞİD KİMDİR?

Kategori: tasavvuf

İRŞAD NEDİR?  MÜRŞİD KİMDİR?

Tasavvufi yazılar..Hakiki ve kâmil bir mürşid, iman kurtarma noktasında adeta bir can simidi gibidir. Ancak “taklidinden sakınmak” şarttır. Aksi halde imanı kurtarmak bir yana, tehlikeye bile girebilir. Her meslek ve meşrepte olduğu kadar, bu meslekte de akidesi, niyeti bozuk, menfaatçi, sahte veya eğitimi yetersiz, kemale ermemiş olanlar mevcuttur. Fakat sahte olanları kolay ve çabuk fark edilirler. Yeter ki biraz basiret ve feraset olsun.

Sahte mürşidleri ele veren ipuçları genellikle şunlardır:


Dünya üzerinde öyle mübarek zâtlar var ki, Allah onları insanları karanlıktan aydınlığa çıkarsınlar diye hizmetine almıştır.
Onlar insanlığın irşadı için, kurtuluşu için görevlendirilmiş velilerdir. Allah'tan başkası önünde eğilmezler ve O'nun rızasından başka bir şey de talep etmezler.

Onların gayeleri sadece Alemlerin Rabbi Allah'tır. Sözleri O'nu zikirden ibarettir. Güneş gibidirler. İnsanlar için bir ışık, insanlık için bir aydınlık... Yol'dan, Yolumuz'dan haber verirler, rehberlikleri ile önümüzü aydınlatırlar. Hiç bir karşılık talep etmeden, beklemeden...

O aydınlıktan faydalanabilmek için onları bilmek, tanımak, yaptıkları irşadı anlamak gerek. İrşad nedir, mürşid kimdir bilmek gerek.

Dünya hayatının en şerefli ve en değerli işi, gönülleri Hakk'a uyarıp, duygu ve düşünceleri Allah ile buluşturmaktır. Çünkü şuur sahibi bütün varlıkların yaradılış gayesi Allah'ı tanımak ve O'na ibadet etmektir. (Zariyat, 56)

Bu gayeden uzaklaşıldığı an, hayat manasını yitirmiş, imtihan kaybedilmiş, dünya hayatıyla birlikte ebedi hayat da hüsrana uğramış olur.

Muhtelif ayet ve hadislerde işaret edildiği üzere, Allah'ın zikri bütünüyle yeryüzünden kalktığı zaman dünyanın da varlık sebebi ortadan kalkmış ve kıyamet vacip olmuş olur. Demek ki, dünyayı ayakta tutan şey Allah'ın zikridir. İşte insanın yüzünü Hakk'a çevirmekten ibaret olan irşadın değeri, bu yaradılış gayesinden kaynaklanmaktadır.

Böylesine şerefli bir vazifeyi, Allah en seçkin kulları olan peygamberlerine ve onların vârislerine vermiştir. Şayet irşaddan daha değerli ve şerefli bir iş olsaydı, Cenab-ı Hak peygamberlerine o vazifeyi verirdi.

İrşadın manası ve ehemmiyeti

Kelime olarak irşad: Hak ve hakikate, iyiye, doğruya tercüman olmak, Allah yolunu göstermek manalarına gelmektedir. Tasavvufî manasıyla irşad ise: Allah'ı kullarına, kullarını da Allah'a sevdirmektir. Belirli bir eğitimi ve metodu olan bu irşadı, şu şekillerde de tarif edebiliriz:

* Yaratıcısıyla tanışık olmayan ruhları onunla tanıştırmak, Rabbi'yle tanışık olan ruhları da onunla olan münasebetlerinde derinleştirip yükseltmek.

* Potansiyel olarak insanlık kabiliyetine sahip olan insanı, fiilen insan haline sokmak. Diğer bir tabirle “insan-ı kâmil” yapmak.

* İnsanın şer kabiliyetini hayır kabiliyetine çevirmek suretiyle, şeytan ve onun temsil ettiği kötülükleri bertaraf etmek.

* İnsanı iyiliğe, ibadete, güzel ahlâka, salih amele, istikamete… hasılı Rabbi'nin rızasına yöneltmek suretiyle O'na ulaşmasını sağlamak.

Mürşidin mana ve keyfiyyeti

İrşad eden, doğru yolu gösteren rehber zata mürşid denir. Allah'ın, doksan dokuz güzel isminden biri de “er-Reşîd” dir (bkz. Hûd Suresi, 87). Reşîd, mürşid anlamına gelmektedir. Çünkü asıl olarak hak ve doğru yolu gösteren, sonsuz rahmet sahibi Allahu Tealâ'dır. Nebileri ve rabbanî alimleri vasıtasıyla insan ve cinleri ilâhi kitabının nurlu beyanlarına davet etmektedir. İnanan-inanmayan herkese merhamet buyurup, onları ebedi azaptan kurtaracak mürşidleri aralarından çıkarmaktadır.

Nitekim, her devirde bu vazifeyi hakkıyla yapabilecek mürşidleri yetiştirmek farz-ı kifayedir. Ayet-i kerimede: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir sınıf bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Âl-i İmran, 104) buyurulmaktadır.

Tasavvufta kemale ermiş, olgunlaşmış, evliyalık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kabiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zata mürşid-i kâmil denir.

Umumi manada mürşid-i kâmil, kalp ve kafa izdivacına muvaffak olmuş bir mana kahramanı, hakikat davetçisi ve gönüllere Hak esintilerini duyuran bir peygamber vârisidir. Ulaşmak isteyenle ulaşılacak olan arasında bir köprü mesabesinde olan mürşidin en belirgin vasfı, Hakk'a yakınlıktır. Onun fizikî alem kadar metafizik alemlere de gönül gözü açıktır. O, Allah, insan ve kainat münasebetini kavrayan, varlığın esrarına aşina bir arif, dünya- ahiret bilgileriyle donanmış bir bilgedir. Hak yolcusunun kalbine kendi hususi mazhariyetlerini yansıtan bir velîdir. İşte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir.

Bu vadide, gavs ve kutuplardan düz nasihatçılara kadar birçok irşad ehlinden bahsetmek mümkündür. Fakat ruhlara insan-ı kâmil olma ufkunu açamayanlara mürşid denemez. Denemez; zira bunların kendileri irşada muhtaçtırlar ve mutlaka terbiye edilmelidirler. Bir atasözümüzde, “Kendi muhtâc-ı himmet bir dede, bilmez ki gayra nasıl himmet ede” denilir.

Vaiz-mürşid farkı

Vaaz ve nasihatle meşgul olanlar, ihlâslı olmak kaydıyla, irşad adına kısmen halka faydalı olabilirler. İlim öğretirler, faydalı ve doğru olanı kitaplardan okuyup anlatabilirler. Bazı konularda hayır ve iyiliğe de sevk ederler. Fakat kendisi kemale ermeyen nefs erbabı bir kimsenin, terbiye ile başkalarını kemale erdirmesi mümkün değildir. Muhataplarını nefs ve şeytanın hilelerinden kurtaramazlar. Hakiki Allah sevgisini veremezler. Terbiye etmeye kalktıklarında, kendilerini de muhataplarını da helâk ederler. Nefs ve şeytanın oyuncağı olurlar. Zaten terbiye ettikleri görülmüş bir şey de değildir. Böylelerinin hali, İmam-ı Gazalî Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakasında akrep olan bir kimsenin boynundaki akrebe aldırış etmeyip, eline aldığı bir yelpazeyle başkalarının burnundaki sineği kovalamasına benzemektedir.

Sıradan bir irşad eriyle Hakk'a yakınlık kazanmış velî bir mürşid arasında, en az yerden Arş'a kadar manevi mesafe vardır. Velîlik mertebesine yeni adım atmış mübarek bir zatla, gavs ve kutup gibi zirvelere tırmanmış Allah dostları arasında da belki bir o kadar mesafe daha vardır.

Onun için gavs ve kutup gibi zatlar hem malumdurlar, yani zahirde beşeriyet mertebesindedirler, hem de meçhuldürler ki, sırları gaybü'l-gaybdedir. Hak'dan başka onlara kimse muttali olamamıştır. Kendi evladından ve müridlerinden çok sayıda velî yetiştiren Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri'nin şeyhi Üftade Hazretleri şöyle demiştir: “Beni, ehil, evlad ve etbadan hiç kimse bilememiştir”

İşte bu gibi kutbiyyetini gavsiyyetle derinleştirmiş bir kâmil, mana atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalar, onları Kur'an ve Sünnet malzemesiyle adeta yeniden inşa eder.

Mürşidlerin makamları

Kâmil bir mürşidin velîlik makamına ulaşması mutlaka gereklidir. Aksi halde velî olmayan bir zatın taliplerine manevi u***** açması bir tarafa, onlara zarar bile verebilir. Velâyet ise, fenafillâh (Allah'da fani olma) makamıyla başlar. Bu, bir nevi yeryüzünden mesela Süreyya yıldızına kadar olan basamakları çıkmak gibidir. Velî bu mesafeyi bazen adımlarıyla, bazen de manevi bir vasıtayla çekilerek çıkar. Sonunda her türlü yön, mesafe ve mekândan münezzeh olan Allah'a vasıl olur.

Vuslata eren bir velînin tevhidi ve dolayısıyla da imanı kemale erer. Nefsanî ahlâkından soyunur. Rahmanî ahlâk ile ahlâklanır. Cenab-ı Hakk'ın tecellilerine mahzar olur. Lâkin bu makamda olan bir kimsenin alemi, şu gördüğümüz fizikî alem değildir. Her ne kadar cismi bu alemde olsa da, ruhu Arş-ı A'lâ ve onun üzerindeki manevi alemlerle alâkadardır. Bulunduğu alemin kayıtlarıyla sınırlıdır. O yüzden vecd ve istiğrak halleri galiptir. Çoğu zaman Allahu Tealâ'nın dışındaki her şeye (mâsivaya) şuurları kapalıdır. Avamdan olan halkla onların dünyası apayrıdır. İşte bunun için fenafillâh makamından bekabillâha dönmeyen bir velîye irşad görevi verilmez.

Bekabillâh, vuslat ile kemale erdikten sonra, bir bakıma çıktığı merdivenlerden geri dönüp, fizikî alemdeki insanların seviyesine inmektir. İrşad vazifesini yerine getirebilmek için bu iniş zaruridir. Zira, velî ile talibin arasında -makam bakımından olmasa da- mertebe açısından bir uçurum olmamalıdır.

Bir velî, Allah'a vuslat yolunda çıkarken ne kadar çok yükselirse, halkın seviyesine inişi de o kadar fazla olur. Aynı şekilde, fizikî aleme doğru ne kadar çok inerse makamı o kadar yüksek, irşadı o denli kuvvetli olur. Çünkü inişi fazla olduğundan mahluklara yakınlığı artar. Böylece kendisinden çokça istifade edilir. Nübüvvetten başka velâyet makamının da sultanı olan Hz. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, çıkışta herkesten yukarı, inişte ise herkesten aşağı indi. Bu yüzden onun irşadı bütün peygamberlerden kuvvetli oldu ve bütün insanların peygamberi oldu.

Şu halde fenafillâh ve bekabillâh makamlarına ulaşan bütün mürşidler, prensipte kâmil bir velî olmakla birlikte, aralarında yerle gök kadar mesafe bulunabilmektedir. Aradaki bu fark hiç şüphesiz irşada da yansımaktadır. Ayrıca kutbiyyet ve gavsiyyet makamlarının sultanları ile bu makamda olmayanların ahiretteki şefaatleri her halde bir olmayacaktır. Hatta ehl-i keşfin beyanına göre, Gavs, duasıyla sûfi olmayanların da imdadına yetişir, onların son nefeste imanla kabre girmelerine vesile olur.

Kâmil mürşidlerin sözleri ölmüş kalpleri diriltmek için devadır. Onlar ashab-ı makâl gibi çuvallarla laf etmezler. Pek az ve inci gibi tane tane konuşurlar. Halleri her şeyi anlatmaya kâfidir. Bakışları manevi kalp hastalıklarının şifasıdır. Taş kesilmiş kalpler, onun sevgisine kavuşmakla yumuşak olur. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere: “Görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” Cismanî yüzleriyle Allah'ın kullarıyla meşgul olurken, manevi yüzleriyle Allahu Tealâ'ya bağlıdırlar. Dışları halk, içleri Hak iledir. Hadis-i kutside Cenab-ı Mevlâ, “onların gören gözü, tutan eli, işiten kulağı” olduğunu beyan etmektedir. Kim bilir, belki de Hak Tealâ Hazretleri günde kaç kere kalplerinde tecelli edip, “Kalbin nasıl dostum?” diye sormaktadır.

Dolayısıyla böyle bir kalbe girebilmek kadar büyük bir saadet yoktur. Çünkü o kalbe girmek Hz. Rasulullah'ın kalbine girmek ve Allah'ın rızasına nail olmak manasına gelmektedir. Paha biçilmez değerde bir kristale benzeyen o kalbi kırmak ise, şekavetlerin en büyüğüdür. Çünkü bunun manası da yine hadis-i kutside belirtildiği üzere, Allah ile savaşmaktır.

 

Sahte mürşidleri ele veren ipuçları genellikle şunlardır:

* Allah'ın emirlerine ve Hz. Rasulullah'ın sünnetine doğru dürüst uymamak. Dinî, şer'î konularda zaaflar göstermek.

* Kur'an ve hadis-i şeriflere ulemanın verdiği manaların dışında yanlış manalar vermek, olmayacak biçimde yorumlamak.

* Kadınlarla karışık bir vaziyette oturup sohbet etmek, onlara el öptürmek veya mahremsiz teke tek görüşmek.

* Sohbet ve toplantılarında rüyaya geniş yer vermek.

* Haksız yere milletin malını yemek, girdiği menfaat ilişkilerinde muhatabına zarar vermek veya aldatmak.

* Sun'î zorlamalarla bir kısım keramet gösterilerinde bulunmak. (Bu tipler bazen istidraç yoluyla insanın kalbinden geçenleri de söyleyebilirler.)

* Kendisinden başka önüne gelen herkese, hatta dindarlık ve salâhiyetiyle tanınan şahıslara bile, kâfir, münafık damgasını vurmak.

* Şeytanın vehim ve vesvesesiyle bir takım hezeyanlarda bulunmak, kendisine vahiy geldiğini vs... söylemek.

* İnsanın gönlüne huzur verecek, Allah'ı hatırlatacak nuranî bir simadan mahrum bulunmak.


Yolu bitirmemiş nakıs mürşide teslim olmak da İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nin ifadesiyle öldürücü bir zehirdir. Bir hasta, mütehassıs olmayan, diploması bulunmayan bir hekimin ilacını içerse iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar. İyileşme kabiliyeti de bozulur. O ilaç önce ağrıları durdurabilir. Sinirleri bozduğu, zarar verdiği için ağrı duyulmaz. Fakat bu hal iyilik değil, kötülüktür. Bu hasta hakiki bir hekime giderse, hekim önce o ilacın zararlarını gidermeğe uğraşır. Ondan sonra hastalığı tedaviye başlar.

Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır 
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş...


www.menzil.net


Yazının tamamını görmek için;

http://www.menzil.net/modules.php?name=News&file=article&sid=1050

09:24 - 23/5/2008 - yorum {2} - yorum yaz


Peygamber Efendimizin Dilinden Dualar Allaha Sığınmak

Kategori: tasavvuf

 

 

27- ZİNADAN ALLAH’A SIĞINMAK
5389- Şekel b. Humeyd (r.a) babasından rivâyet ederek şöyle demiştir: “Ey Allah'ın Rasûlü! Bana faydalanacağım bir dua öğret” dedim. O da: “Allah’ım! Kulağımın, gözümün, dilimin, kalbimin ve şehvetimin şerrinden Sana sığınırım de” buyurdu. (Tirmizî, Dua: 75; Ebû Davud, Salat: 367)

 

28- KÜFÜR ŞERRİNDEN ALLAH’A SIĞINMAK
5390- Ebu Said el Hudrî (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Küfürden, fakirlikten Sana sığınırım.” Bir adam: “Küfürle fakirliği denk mi tutuyorsun?” dedi. Rasûlullah (s.a.v)’de: “Evet” buyurdular. (Sadece Nesâi rivâyet etmiştir.)

 

29- SAPIKLIKTAN (DALALETTEN) ALLAH’A SIĞINMAK
5391- Ümmü Seleme (r.anha)’dan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) evinden çıkarken şöyle dua ederdi: “Bismillah Rabbim! Ayağımın kaymasından, sapıklıktan, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillikten ve cahillikle itham olunmaktan Sana sığınırım.” (Tirmizî, Dua: 33; İbn Mâce, Dua: 18)

 

30- DÜŞMANIN GALİB GELMESİNDEN ALLAH’A SIĞINMAK
5392- Abdullah b. Amr b. Âs (r.a)’tan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şu sözlerle dua ederdi:
“Allah’ım her türlü borç sıkıntısından, düşmanın galib gelmesinden ve düşmanların sevinmesinden Sana sığınırım.” (Müsned: 6329)

 

31- DÜŞMANLARIN SEVİNMESİNDEN DE ALLAH’A SIĞINILIR
5393- Abdullah b. Amr (r.a)’dan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şu kelimelerle Allah’a dua ederdi: “Allah’ım! Düşmanın galib gelmesinden ve düşmanların sevinmesinden Sana sığınırım.” (Müsned: 6329)

 

32- AŞIRI İHTİYARLIKTAN ALLAH’A SIĞINMAK
5394- Osman b. Ebil-l Âs (r.a)’tan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şu dualarla dua ederdi: “Allah’ım! Tembellikten, aşırı ihtiyarlıktan, korkaklıktan, acizlikten, hayatın ve ölümün fitnelerinden Sana sığınırım.” (Sadece Nesâi rivâyet etmiştir.)
5395- Amr b. Şuayb (r.a) babasından ve dedesinden rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v)’den işittim şöyle diyordu: (Müsned: 6446)
“Allah’ım! tembellikten, aşırı ihtiyarlıktan, borçtan, günaha girmekten Sana sığınırım. Mesih Deccal’in şerrinden Sana sığınırım. Kabir azabından Sana sığınırım, Cehennem azabından Sana sığınırım.”


 

 

09:06 - 23/5/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Hakkımda
"Dök içini hep O'na dökebildiğin kadar, Bir gün bu kapkara çöle gelecektir bahar, Şimdilik biraz buğulu görünse de efkâr, "Nevbahar" diyor dört bir yanda duygular"

Yazılarımdan zamanında haberdar olmak için emailiniz ile üye olabilirsiniz.
Boş kısma email adresinizi yazın:

Image Hosted by ImageShack.us

FeedBurner ile oluşturuldu.

Ana Sayfa
RSS
Profilim
Arşiv
Cansofi
Filistin Haber
Nasihatler com
Sultanlar Diyarı
Kategoriler
Son Yazılar
- FİLİSTİN İNTİFADA NACİ EL ALİ
- Hayat Bir İbadettir S. Mübarek Erol
- Yüzyıllar önce gelen mail Senai DEMİRCİ
- Geçilmez Necip Fazıl Kısakürek
- Başlıksız
- Söz Beni Bekler Şeyhim...
- 54 FARZ
- 32 FARZ
- İSLAMDA AİLENİN ÖNEMİ Doç.Dr. M.SOYSALDI
- Çobanın Aşkı "Ya bir de Allah için Allah deseydim..."




ARKADAŞ SİTELER

Google Pagerank Checker
Google